10. sınıf edebiyat 3. Ünite: İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı

İSLAM ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
 1. XI. –XII Yüzyıllarda İslamiyet ve Türk Kültürü
Türkler kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeye başladıktan sonra, Kur’an dili olan Arapça’yı öğrenmeye başladılar. Buna bağlı olarak edebi eserler de bu dilde verilmeye başlandı. Buhara, Semerkand ve Kaşgar gibi büyük şehirlerde medreseler kurularak Arapça ve İslami İlimler üzerine eğitim verilmeye başlandı. Yine bu dönemde halkın kullandığı dil olan Türkçe içinde Arapça kelimeler arttı. Farabi ve Zemahşeri gibi ünlü bilginler yetişti. Diğer  onar la milletlerle aynı İslami dersler ve ilimler öğretildiğinden kültürlerde yakınlaşmalar doğdu. İslamiyet, Türklerle diğer milletlerin ortak paydası oldu.
8. yy.dan itibaren yerleşik hayata geçen, Müslümanlıkla tanışan Türkler, 10. yy.ın ilk yarısında (920) Karahanlı Devleti hükümdarı Satuk Buğra Han’ın Müslümanlığı  onar etmesiyle başlayan süreçte Müslümanlıkla Türklüğü birleştirip bir sentez ortaya çıkarmışlar, hayat tarzlarını buna  ona belirlemişler, bu sayede birlik sağlamışlar ve İslâm dininin, Farsların ve Arapların etkisiyle yeni bir edebiyat oluşturmaya başlamışlardır.
Bu edebiyatta sözlü eserlerin yanı sıra yazılı eserler de çoğalmıştır.
İlmî eserler ve Kur’an-ı Kerim aracılığı ile Arapçadan; Edebî eserler aracılığıyla da Farsçadan etkilenilmiştir.
Yine onarla o zamana kadar dış etkilerden uzak olan Türk dili Arapça ve Farsçanın etkisine girmeye başlamıştır.
İslâm kültürü, ortak İslâm edebiyatının şekil ve tekniği, zevki, hayat görüşü, temaları, motifleri, Türklerden  ona Müslüman olarak bir İslâmî edebiyat geliştiren İranlıların aracılığı ile Türk Edebiyatına girmiştir.
İslâmî edebiyat şiirinde ortak teknik malzeme (şekiller, temalar, motifler) ile ortak bir dünya görüşü ve estetik kavramı benimsenmiştir.
XIV. asırda yazıya geçirilen “Dede Korkut Kitabı” destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçenin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir eserdir.

İslâmiyet’ten  onar da destansı edebiyat devam etmiştir.
 İslâmiyet’in Kabulünden Sonraki Türk Destanlari

Karahanlı Dönemi: Satuk Buğra Han Destanı
Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi: Manas 
Türk-Moğol Kültür Dâiresi: Cengiz-name
Tatar-Kırım: Timur ve Edige Destanları
Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri: Seyid Battal Gazi Destanı (Battal Gazi’nin İslamiyet’i yayış mücadelesini ve yiğitliklerini anlatır), Danişmend Gazi Destanı (Danişmendname), Köroğlu Destanı
2. İslami Dönemde İlk Dil ve Edebiyat Ürünleri 
 
KUTADGU BİLİG
*11. yy’da (1069-1070) Yusuf Has Hacip tarafından yazılmıştır.
*Karahanlı hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a sunulmuştur.
*Kutadgu Bilig ‘’saadet veren bilgi.ilim’’ anlamına gelir.
*Didaktik bir eserdir.
*Mesnevi şeklinde aruz vezniyle 6645 beyit olarak yazılmıştır.
*Eserde 173 tane de dörtlük vardır.
*Eserde,toplum hayatındaki bozuklukları düzeltecek,insanı mutlu edecek yollar bulmak;bu yolları,devrin hükümdarına öğütler halinde göstermektir.
*Ahlak,dinin, önemi,devlet idaresi gibi konulara da değinilmiştir.
*Eserde dört sembolik şahsiyet yer alır.
*Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.

DIVAN-I LÜGATİ’T TÜRK
*11.yy’da (1072-1074) Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır.
*Ebul Kasım Abdullah’a sunulmuştur.
*Türkçe’nin ilk sözlüğü ve dilbilgisi kitabıdır.
*7500 Türkçe kelimenin Arapça karşılığı verilmiştir.
*Türk dilini Araplara öğretmek amacıyla yazılmıştır.Bu nedenle Arapça olarak kaleme alınmıştır.
*Yazar Türkçe kelimelerin karşılıklarını ve bunu halk dilinden derlediği örneklerle delillendirmiştir.
*Türk boyları ve coğrafyası ile Türklerin örf ve gelenekleri üzerine önemli bilgiler vardır.
*Devrinin Türk dünyasını gösteren bir haritada vardır.
*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.

ATABET’ÜL HAKAYIK
*12.yyde ‘’Edip Ahmet Yükneki’’ tarafından kaleme alınmıştır.
*Eser Sipehsalar Mehmet Bey adlı birine sunulmuştur.
*Atabet’ül Hakayık ‘’Hakikatler Eşiği’’ anlamına gelir.
*Aruz vezniyle mesnevi tarzında yazılmıştır.
*Didaktik bir eserdir.
*Cömertlik, doğruluk, ilim gibi konular işlenmiştir.
*Eser 46 beyit ve 101 dörtlükten meydana gelmiştir.
*Dörtlükler manilerdeki gibi aaxa şeklinde kafiyelenmiştir.
*Eserin dili biraz ağırdır.Arapça ve Farsça kelimelere rastlanır.
*Hakaniye lehçesiyle yazılmıştır.

DİVAN-I HİKMET
*12.yy’da Hoca Ahmet Yesevi tarafından yazılmıştır.
*Hikmet: Ahmet Yesevi’nin şiirlerine verdiği isimdir.
*Eserin dili sadedir.
*Eserin yazılma gayesi, halka İslamiyet'i hikmetli bir şekilde öğretmektir.
*Dörtlüklerle ve hece vezniyle yazılmıştır. 7’li ve 12’li.
*Didaktik ve tasavvufi bir eserdir.
*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.
3. Oğuz Türkçesinin Anadolu’daki İlk Ürünleri (XI. – XII. yy.)
a. Coşku ve Heyacanı Dile Getiren Metinler (Şiir)
İLAHİ: Tanrıya övgü ve yakarış için yazılan şiirlerin genel adıdır. Tanrı'nın büyüklüğü ve gücü telkin edilir. Özel bir ezgiyle okunur. 7'li, 8'li ve11'li hece ölçüsüyle koşma uyak düzeninde yazılır.  İlahiler 3-7 ve daha fazla dörtlük olabilir. Tekke edebiyatının en önemli türlerinden biridir. Divan edebiyatının "Tevhit"lerine karşıt gibidir. İlahiler belli bir tarikatın görüşünü yansıtmazlar. Yunus Emre'nin ilahileri ünlüdür.
Örnek:
     "Ne varlığa sevinirim
      Ne yokluğa yerinirim
      Aşkın ile avunurum
      Bana seni gerek seni."          Yunus Emre
NEFES: Bektaşi şairlerinin söyledikleri tasavvufi şiirlere denir.Nefeslerde genellikle tasavvuftaki “vahdet-i vücut” düşüncesi anlatılır.Bunun yanında Hz. Muhammet ve Hz. Ali için övgülerde söylenir.Nefeslerde alçak gönüllü ve alaycı bir anlatım dikkati çeker.Nefeslerin hemen hepsinde rindlik, kalenderlik ve istihza öğeleri  görülür. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşma gibidir. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8 ve 11'li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır.
Örnek:
  Adem'i balçıktan yuğurdun yaptın                  Bakkal mısın terazuyu n'eylersin
  Yapıp da n'eylersin bundan sana ne?             İşin gücün yoktur gönül eylersin,
  Halk ettin insanı cihana saldın,                       Kulun günahını tartıp n'eylersin
  Salıp da n'eylersin bundan sana ne?               Geçiver suçundan bundan sana ne?
                                                                                                         Kaygusuz Abdal
GAZEL
*Aşk ayrılık hasret ölüm gibi lirik konuların işlendiği şiir türüdür.
*Türk edebiyatına İran edebiyatından girmiştir.
*İlk edebiyat ‘’matla son beyitine makta’’denir.
*En güzel beyite  beytül gazel denir.
*Son beyitte şairin mahlası yer alır.
*Gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna yek-ahenk gazel denir.
*Bütün beyitleri aynı güzelliğe sahipse yek avaz gazel denir.
*Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir.
*Beyit sayısı 5-15 beyit arasındadır.
*İlk beyit kendi arasında kafiyelidir.Diğer beyitlerin ikinci beyitleri birinci beyit ile kafiyelidir.Yani aa,ba,ca,da,ea şeklinde
 
b. Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler
Battalname
Battal Gazi'nin menkıbeleşmiş hayatı üzerine kurulmuş destansal halk hikayesidir. Yapıtta, Battal Gazi'nin tarihsel kişiliği çerçevesinde oluşan menkıbelerin yanısıra, başkalarına ait kahramanlıkların Battal'a mal edilmesi ve hikâyecinin düşsel katkısı ile oluşan; böylece gerçek tarihten iyice uzaklaşan serüvenler anlatılır. Battal'ın adı çerçevesinde oluşmuş iki halk hikayesi vardır: Arapça "Z'at ül-himme" (halk ağızında Zelhimme) ile Türkçe "Battalname".
Fütüvvetname
Fütüvvetle ilgili değerlendirmelerin, geleneklerin yer verildiği, fütüvvetin ilkelerini, tarihini, niteliklerini, törelerini konu edinen yapıtlara verilen addır. Bu yapıtlarda, fütüvvetlerin özellikleri açıklanır, fütüvvet yoluna girerken uyulması gereken kurallar belirtilir. Günümüze ulaşan en eski fütüvvetname, 10. yüzyılda mutasavvıf Sülemi tarafından yazılan Arapça Kitab ül-fütüvve'dir. Silemi, yapıtlarında, füttüvetin kurallarından, yol ve yordamından söz eder; fütüvveti uygunsuz davranışlardan kaçınmak, Tanrı'ya itaat etmek, ahlak üstünlüklerini, güzelliklerini korumak şeklinde tanımlar.
Gazavatname: Gazaname olarak da bilinir. Ordunun akınlarını, savaşları, kahramanlıkları, zaferleri anlatılan düz yazı ya da şiir biçimindeki edebi türdür. Arap edebiyatında "magazi" diye bilinir. Türk edebiyatında ilk gazavatname örnekleri 15. yüzyılda yazılmaya başlanmıştır. Kaşifi'nin Gazaname-i Rum'u bu türün örnekleri arasındadır.
Kitab-I Dede Korkut : XIV. asırda yazıya geçirilen "Dede Korkut Kitabı" destan döneminin hatıralarını saklayan, gerek muhteva gerekse dil ve üslup mükemmeliyeti bakımından Türkçenin şaheserleri arasında yerini daima muhafaza eden çok değerli bir eserdir.
*Destan dan halk hikayesine geçiş döneminin ürünüdür.
*12 hikayeden oluşur.
*Olağanüstü olaylarla gerçeğe uygun olaylar eserde iç içedir.
*Türklerin eski yaşam tarzları ile ilgili ayrıntılar yanında İslam dini ile ilgili özelliklerde vardır.
*Eserde geçen ‘’Dede Korkut’’meçhul bir halk ozanıdır.
*Hikayelerde Oğuzların çevredeki boylar ile aralarındaki savaşlar ve kendi iç mücadeleleri yer alır.
*Hikayelerin konuları; aşk, yiğitlik gösterisi, kahramanlık, boylar arasındaki savaştır.
*15. yy’da kaleme alınmıştır.
*Eserin yazarı belli değildir.
*Nazım ile nesir iç içedir.
*Hakaniye lehçesi kullanılmıştır.
MESNEVİ
*Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
*İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
*Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir
*Mesneviler öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir.(savaş,aşk,tarihi olaylar,din ve tasavvuf)
*Mesneviler Divan edebiyatında bir bakıma günümüzdeki roman ve hikayenin yerini tutuyordu.
* Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir Beyit sayısı sınırsızdır.
*Her beyit kendi arasında kafiyelidir.(aa,bb,cc,dd...)
*Aruzun kısa kalıpları ile yazılır.
*Beş mesnevinin bir araya gelmesiyle hamse oluşur
*Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
*Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır.
*Mevlana Celaleddin Rumi'nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.
c. Öğretici Metinler
Tasavvufi Metinler
Tevhid: Tanrının birliğini ve ululuğunu anlatan şiirlere tevhid denir. Genellikle kaside biçiminde yazılırlar. Tevhidde tanrının büyüklüğü, sıfatları, kudretinin sonsuzluğu, tasvir ve hayal edilebilen şeylerden soyutlanması, hiçbir şeyin ona eş ve benzer olamayışı, bütün kudret ve ilimlerin ona ait oluşu gibi özellikler sanatlı bir üslupla anlatılır. Tanrı karşısında kulun acizliği vurgulanır. En ünlü tevhid manzumesini Nabi yazmıştır.
Münacat: Konusu tanrıya yakarış olan şiir. Genellikle kaside, ender olarak da gazel, kıta, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Türk edebiyatına 13. yüzyıldan sonra girdi. Divan şairlerinin genellikle divanlarının başına koydukları münacatların temel konusu, zayıf ve çaresiz durumdaki insanın yüce ve güçlü tanrıya yalvarıp ondan yardım istemesidir.
Na't: Hazreti Muhammed'i övmek amacıyla yazılmış şiirlerdir. Hazreti Muhammed'in çeşitli özellikleriyle mucizelerinin dile getirildiği bu şiirler daha çok kaside biçimiyle yazılmıştır. Na't'lara divanların başında tevhid ve münacaatlardan sonra yer verilmiştir. Na't yazmakla ünlü kişilere na't-gü, özel dinsel törenlerde na't okuyanlara ise na't-han denir. Fuzuli'nin "Su" kasidesi divan edebiyatının en tanınmış na't'ıdır. Türk tasavvuf müziğindeki bir form da bu adla bilinir.
Maktel-i Hüseyin: Hazreti Hüseyin'in Kerbela'da şehit edilişini konu alan ve acıklı bir üslupla yazılan eserlerin tümüne verilen isimdir. Daha çok Şii yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Lirik-didaktik bir üslupla ve yalın bir dil kullanılarak yazılmışlardır. Türk edebiyatındaki en önemli Maktel-i Hüseyin, Fuzuli'nin yazdığı Hadikatü's-Süeda adlı eserdir.
Miraciye: Hazreti Muhammed'in göğe yükselişini konu alan edebi yapıtlardır. Tek başına bir kitabın konusunu oluşturabildiği gibi, eserler içinde bölümler halinde de yer alır. Genellikle kaside ve mesnevi şeklinde yazılmıştır. Miraciyelerde coşkulu bir söyleyiş, didaktik özellikler ve sanatlı bir üslup egemendir. Cumhuriyet döneminde Abdullah Azmi Yaman'ın yazdığı Miraciye bu türe örnektir.
Hilye: Hazreti Muhammed'in fiziksel ve kişisel özellikleriyle örnek davranışlarını konu alan eserlere "hilye" denir. Zamanla hilye'nin kapsamı genişlemiş halifeler için de hilyeler yazılmıştır. Divan edebiyatında bu türün ilk örneği Hakani'nin Hilye-i Hakani'sidir. Zamanla hilyelerin levhalara hattatlar tarafından yazılması geleneği de ortaya çıkmıştır.
Mevlid: Hazreti Muhammed'in doğumunu ve kısaca yaşamını övgüyle anlatan yapıtlardır. Dinsel Türk müziğinin doğaçlama türlerinden biri de bu isimle bilinir. Mevlidler çoğu zaman mesnevi biçiminde düzenlenmiş, halkın anlayabileceği yalın il dille yazılmıştır. İlk özgün mevlid Ebu'l-Cevzi tarafından yazılmıştır. İlk Türkçe mevlid ise Süleyman Çelebi'nin eseri olan Vesiletü'n-Necat'tır.
Kırk hadis: Belli bir konu çerçevesinde toplanmış 40 hadisten oluşan yapıtlara verilen isimdir. Hadis-i erbain ya da erbaun olarak da bilinir. Hadislerin belli başlı konuları Kur'an'ın erdemleri, İslamın şartları, Hazreti Muhammed ve sahabesi, zikir, dua, salat ve selam, ziyaret, bilim ve bilgin, siyaset, hukuk, toplumsal, ahlaki yaşam ve tıptır. Divan edebiyatında hat kaygısıyla yazılmışlardır.
Menkıbname: Ya da menakıbname olarak adlandırılır. Kahramanların, din büyüklerinin, tarikat kurucularının, ermişlerin olağanüstü yaşamlarını ve kerametlerini anlatan yapıtlardır. Türk edebiyatında 100'ü aşkın menkıbname yazılmıştır. Bu yapıtlar içerik yönünden ya bir tarikatla ilgilidir, örneğin Sakıb Bey'le Mustafa Dede'nin Sefine-i Nefise adlı eseri gibi. Ya da bir ermişi konu edinir, örneğin Müstakimzade Süleyman Saddedin'in Menkıb-ı İmam-ı Azam-ı gibi.
Kıssa: Öğüt verici ve öğretici öykü, fıkra, masal, menkıbe türü eserlere kıssa adı verilir. Çoğul söylenişi kısas'tır. Kıssa anlatanlara kıssa-han ya da kıssa-gü denir. En yaygın örnekleri peygamberlerle ilgili kıssaları anlatan kitaplardır. Divan edebiyatında Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Huleyfa adlı kitabı önemli bir kıssa örneğidir. Divan edebiyatında daha çok mesnevi türünde kaleme alınmışlardır. Düzyazı biçimli kıssalar da vardır. Bunlarda kullanılan dil çok daha sadedir.

Kısas-ı enbiya: Peygamberlerle ilgili kıssaları içeren yapıtların genel adıdır. İlk kısas-ı enbiya Kısai'nin 9. yüzyılda yazdığı Kitabü Kısasi'l-Enbiya adlı eseridir. Türkçe kısas-ı enbiya kitapları arasında Rabguzi'nin 1310'da Çağatay Hanı Termaşir'in emiri Nasuriddin Tokboğa'nın emriyle yazdığı Kısasü'l-Enbiya ve Ahmet Cevdet Paşa'nın Kısas-ı-Enbiya ile Tevarih-i Hulefa adlı eserleri sayılabilir.
Siyer: Hazreti Muhammed'in yaşam öyküsünü ya da halifeler ve hükümdarların savaş ve barış dönemlerindeki uygulamalarını, ululararası ilişkileri konu edinen düz yazı biçimidir.
Nasrettin Hoca Fıkraları
Nasreddin Hoca Fıkralarının Tasavvufî Yönü / Hüseyin ÖZCAN’dan alıntıdır.
Türk milletinin bilge şahsiyetlerinden olan Nasreddin Hoca; halk dilinde, duygu, tefekkür, mizah ve hoşgörümüzü gösteren “fıkra” türünün öncüsüdür.
Başta Türk ülkeleri olmak üzere Dünya’nın birçok ülkesinde tanınan Nasreddin Hoca, sosyal hayatta karşılaşılan içinden çıkılmaz güç işleri, aklı, bilgisi ve hazır cevaplılığıyla mizahi biçimde çözen, güldüren ama güldürürken düşündüren keskin Türk zekâsının sembolü aktüel bir tiptir.1
Nasrettin Hoca, Sivrihisar yöresinde 1208 yıllarında doğmuştur. Babası Hortu köyü imamı olan Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun’dur.
Nasreddin Hoca ilk derslerini babasından almıştır. Daha sonra Sivrihisar Müftüsü Hasan Efendi’nin ‘Mecmua-yı Maârif’ adlı tamamlanmamış eserinden, hocanın Mutasavvıf Seyyid Muhammed Hayrânî’nin talebesi olduğunu ve hocasının Akşehir’e göçmesi dolayısıyla onun da Akşehir’e eğitim için gittiğini öğrenmekteyiz.2
Önce Sivrihisar’da medrese öğrenimi gören Nasreddin Hoca, babasının ölümü üzerine Hortu’ya dönerek köy imamı oldu. 1237’de Akşehir’e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrânî ve Seyyid Hacı İbrahim’in derslerini dinledi. Bir rivayete göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca şekline dönüşmüştür. Onun hayatıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır.
Nasreddin Hoca sağlam bir İslâm inancına, köklü bir dinî bilgiye, ciddî bir ahlâkî yapıya sahiptir. Tasavvuf kültürüne de vâkıf olan hoca, birçok tarihî yazma eserlerde evliyalar arasında zikredilir. Nasreddin Hoca, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde “hakîm ulu bir can” olarak tanıtılır.
Nasreddin Hoca ile ilgili en eski kaynak olan Ebu’l-Hayr Rûmî’nin Saltuknâmesi’nde (M. 1495) Sarı Saltuk, Nasreddin Hoca’ya bir hediye göndererek dua talebinde bulunur. Hoca evde olmadığı için hocanın hanımı, onun yerine dua eder. Bu duanın bazı cümleleri şu şekildedir: “.. dünyada fâsık, fâcir ile alâka eyleme, ve dahi kötü kişiye karşı kendini ve hem malını güvenip emanet etme ve dilinden tevbe ve istiğfarı koma, kendin için isteyeceğini başkası için de iste, Allah’tan korkup Rasül’den utanasın ve ahiret için burada güzel amel işleyesin, yaramaz işlerden kaçasın, günahlarını çoğaltmayasın ki gönlün kararmasın. Böylece gönül aynanda gizli sırları keşfedebilesin, Hakk’ı müşahede edebilesin.3
Nasreddin Hoca, Milâdî 1284 tarihinde Akşehir’de vefat etmiştir. Türbesi üzerindeki yazıda “ Yazı bâkî, ömür fânî, kul âsî, Rab affedicidir.” sözleri yer almaktadır. Nasreddin Hoca’nın sosyal hayatla ilgili fıkraları zengin bir konu çeşitliliği göstermekte, toplum hayatının hemen hemen bütün alanlarını kapsamaktadır. Bunların çoğunda mizahıyla, güler yüzüyle ders veren bir halk eğitimcisinin olumlu davranışını görürüz.4
Nasreddin Hoca bir çok fıkrasında halkımızın meselelerini pratik bir şekilde hâllederek hadiseler karşısındaki tavrı ve eleştiri becerisi, kullandığı dili ile Anadolu insanının duygularına tercüman olmuştur.
Nasreddin Hoca’nın temsil ettiği sıradan bir kurnazlık değil imbiklenmiş zekânın arkasında doğruyu, iyiyi, güzeli, sabır ve dürüstlüğü telkin eden bir akıl yürütme sistemidir.
Nasreddin Hoca fıkralarının temel özelliklerinden birisi de sözlü geleneğe uygun olarak kısa, açık, yalın ve özlü olmasıdır. Bu fıkralar, Türkçemizdeki halk söyleyişleri için zengin bir kaynak durumundadır. Diyaloglarda da söz uzatılmadan gaye kısa bir şekilde anlatılmıştır. Nasreddin Hoca’nın ağzında vurucu sözler kalıplaşmıştır. Bu kalıplardan ipe un sermek, bindiği dalı kesmek, kazın ayağı, kuşa benzemek, vb. bir çoğu özlü söz ya da deyim olarak kullanılmaya başlamıştır.5 Birçok fıkrada insanların ibret alacağı konular sembollerle anlatılır: “Ye kürküm ye, kürküm eski sözüm geçmez” ifadeleriyle toplumun gerçeğe değil dış görüntüye önem verdiği eleştirilir. “Kazan doğurdu, kazan öldü” fıkrası çıkarını koruma uğrunda tabiatın kanunlarına karşı gelmeyi eleştirir.6
Nasreddin Hoca’nın fıkralarında, halkı eğiten ve ona ders veren yaklaşımlar bulunmaktadır. Anadolu insanının birçok meseleyi Nasreddin Hoca’nın dilinden, ağzından ifade etmekten hoşlanması onun aklı ve zekâsı ile ilgili meseleleri yargılaması, hükme bağlaması, tenkid etmesi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken ayrı bir mevzudur. Çünkü bu ortak güç, halkın ortak gücüdür, Nasreddin Hoca kalıbı içinde aksedişidir. Nasreddin Hoca’nın şahsiyetinde şekillenen Türk halk düşüncesi, dünya görüşü, insan anlayışı ve cemiyet hayatında cereyan eden olaylara karşı alınan tavır ve tutumların genel yapısı fıkralara yansımıştır. Nasreddin Hoca’ya bağlı olarak anlatılan fıkralar âdeta Türk düşüncesinin olukları, çeşitli ifade kalıpları gibidir. Bu sebeple de Nasreddin Hoca, bir fıkra tipi olduğu kadar, Türk düşüncesini, dünya görüşünü, insan anlayışını en iyi şekilde anlatan, ifade eden bilgemizdir. 7
Bir başka Nasreddin Hoca fıkrası ve buna yapılan tasavvufî yorum şu şekildedir: Bir gece rüyasında Nasreddin Hoca’ya dokuz akçe para vermişler. Hoca, hele on akçe olsun diye ısrar etmiş derken uyanıp bakmış ki elinde bir şey yok. Gözlerini tekrar kapatarak elini uzatan Hoca, “Getir dokuz akçe olsun.” demiş. Bu fıkranın tasavvufî izahı şu şekildedir: Bu fani dünya bir rüya âlemi gibidir. Kavga ve dövüşle daha çok kazanmak için çalışmanız boşunadır. Elinizde iken sadaka ve hayratta bulunun, uyandığınız vakit eliniz boş çıkmasın.
Bir başka fıkrada Hoca bir bahçeye girer. Bahçedeki sebzeleri çuvalına doldururken mal sahibi gelerek: ‘Burada ne yapıyorsun?’ diye sorar. Hoca: ‘Beni bir rüzgâr buraya attı!’ der. Bahçe sahibi: ‘Peki bu sebzeleri kim kopardı?’ diye sorar. Hoca: ‘Rüzgâr şiddetli olduğundan, beni oradan oraya attı ben de onlara tutundum, bu yüzden koptular.’ der. Bostancı: ‘Peki bunları çuvala kim doldurdu?’ deyince Hoca: ‘İşte ben de onu düşünüyordum.’ der. Fıkra şu şekilde yorumlanır: Gerçek hayata göre, bir gölge bir hayal gibi olan bu dünya hayatında, düşünmeden, helâl haram demeden, yarını düşünmeden tûl-i emel ile çalışan rızık toplayan kimseler, yarın bağbânı hakikî olan Cenab-ı Kibriya’nın divanında öyle eğri büğrü sözleri kabul olunmayacağından, bu duruma düşmektense şimdiden tefekkür edip tedbir almalıdırlar.
Bir başka fıkrada; Nasreddin Hoca: “Ey Müslümanlar Hak Tealâ’ya şükredin ki deveye kanat vermemiş. Eğer vermiş olsaydı evlerinize yahut bahçelerinize konarak başlarınızı yıkardı.” demiş. Yani Hak Tealâ’nın azâmet ve ihsanını müşahede edin her kuluna mal ve mansıp vermediğine şükredin. Zira, herkesin kabiliyetine göre ihsan olunur. Farklı bir fıkrada Nasreddin Hoca bir gün uzak bir yerden gelirken merkebi gayet susamış. Birden önünde gölü gören eşek hemen göle doğru koşmaya başlamış. Yüksek bir yerden inilen göle hızla ilerleyen eşek tam düşecek gibi iken göldeki kurbağalar ötmeye başlamış. Eşek de ürküp geriye kaçmış. Hoca eşeği tutup kurbağalara hitaben: “Aferin göl kuşları deyip göle üç para atarak varın bununla helva alın yiyin” demiş. Bu fıkranın tasavvufî yorumu olarak “Sizlere ve mallarınıza bir ziyan gelmezse Allah’a şükredin. Sadaka verip ihsan edin, zira vereceğiniz sadaka nice belâları ve kazaları defedip sizleri sûrî ve manevî tehlikeden kurtarıp ömrünüzü ve malınızın çok olmasına delâlet eder.”8 denmiştir.
Nasreddin Hoca nüktedanlığı ile Batılıların da dikkatini çekmiş, etkilenmeler sonrasında onun fıkraları ile Batıdaki bazı fıkralar arasında benzerlikler tespit edilmiştir. Kimi zaman Batıda karikatür sanatçılarına ilham kaynağı olmuş Nasreddin Hoca fıkralarımız da vardır. Sözgelimi, eşeğine binen Hoca heybesini omzuna koyar ve bunun sebebini soranlara: “Zavallı hayvan, beni zor taşıyor, bir de heybeyi mi taşısın?” der. Fransız karikatür sanatçısı bu konuyu şöyle işliyor: Birisi tartılırken paltosunu çıkararak koluna almıştır, basküldeki rakamın aynı kaldığını görünce şöyle der: “Tuhaf şey, paltomu çıkardığım hâlde, kilom değişmedi!”9
Mevlana’nın tasavvuf eğitiminde musiki ne ise, Nasreddin Hoca’nın irşadında mizah odur. Onun mizahı, dinî, edebî ve ahlâkî mesajlar içerir.10
Görüldüğü gibi Nasreddin Hoca fıkraları, görünen yüzü dışında derin manalar içermektedir. Tasavvufî bir kültüre sahip olan Hoca, fıkralarında kullandığı sembolik bir dil ile birtakım mesajlar vermiştir. Nasreddin Hoca’nın, hayatını incelediğimizde aldığı eğitim ve görevlerin bu tür allegorik anlatımları yapabilecek bir altyapıya sahip olduğunu görüyoruz. Birçok tarihî yazma eserlerde Nasreddin Hoca fıkralarının tasavvufi şerhlerinin yapılması ve halk tarafından hikmetle okunması, fıkraların bu ilk bakışta görülmeyen dünyasına olan ilginin bir sonucudur.
Nasreddin Hoca, bahsi geçen fıkralarındaki bazı sembol varlıkları, kanaatimizce, şuurlu olarak kullanmıştır. Onun fıkralarındaki temel figür, güldürürken düşündürmek şeklinde öne çıkar. Dolayısıyla fıkraları sadece gülme adına söylenmiş vak’alar, Nasreddin Hoca’yı da bir komedyen gibi görmek, yanlış bir yaklaşım olacaktır.
Nasreddin Hoca’nın fıkralarını okurken, fıkraların arka planındaki kastı
anlamaya çalışmamız gerekir.
4. XV. Yüzyıldan XIX. Yüzyıl Ortalarına Kadar Osmanlı Edebiyatı
a. Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler (Şiir)
1. Divan Şiiri
GAZEL
*Aşk ayrılık hasret ölüm gibi lirik konuların işlendiği şiir türüdür.
*Türk edebiyatına İran edebiyatından girmiştir.
*İlk edebiyat ‘’matla son beyitine makta’’denir.
*En güzel beyite  beytül gazel denir.
*Son beyitte şairin mahlası yer alır.
*Gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna yek-ahenk gazel denir.
*Bütün beyitleri aynı güzelliğe sahipse yek avaz gazel denir.
*Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir.
*Beyit sayısı 5-15 beyit arasındadır.
*İlk beyit kendi arasında kafiyelidir.Diğer beyitlerin ikinci beyitleri birinci beyit ile kafiyelidir.Yani aa,ba,ca,da,ea şeklinde
KASİDE

*Kelime anlamı “kastetmek, yönelmek”tir. Terim anlamı, “belli bir amaçla yazılmış manzume”dir.
*Arap edebiyatından alınmıştır.
*Beyitlerle yazılır
*Bölümlerden oluşur. Nesib/Teşbib (giriş), girizgâh, tegazzül, methiye, fahriye dua. (Aşağıda anlatılacak)
*Türk edebiyatında, din ve devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlerdir.
*Beyit sayısı genellikle 33-99 arasındadır. Ama daha az veya çok da olabilir.
*Kafiyelenişi gazeldeki gibidir: aa xa xa xa xa xa ...
*Türüne, giriş bölümünün konusuna veya redifine göre isimlendirilebilir. Rediflerine göre: Su Kasidesi (Fuzulî), Güneş Kasidesi (Ahmet Paşa)... Konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye olmak üzere türlere ayrılabilir. (Nazım türleri başlığı altında anlatılacak.)
*İlk beytine matla; son beytine makta; en güzel beytine beytülkasid; mahlâs beytine de tac beyit denir.
*Nefi, kasideleriyle meşhurdur.

Kasidenin Bölümleri

a. Nesib (teşbib)

*Kasidenin giriş bölümüdür.
*Şiir yönünden en ağır basan bölümdür.
*Bir tabiat tasvirinin yapıldığı veya sevgilinin güzelliklerinin anlatıldığı bölümdür.
*Bu bölümün konuları bahar, kış, yaz, Ramazan, bayram, nevruz, hamam, gül, sünbül, güneş, söz ustalığı, kalem, gece, savaş, at veya bir güzel olabilir.Kasideler bu bölümde ele alınan konuya göre adlandırılır.

b. Girizgâh (giriz)

*Asıl konuya giriş yapmak üzere düzenlenmiş en fazla iki beyitlik bölümdür.

c. Medhiye

*Kasidenin sunulduğu kişinin, yani padişahın veya bir devlet büyüğünün övüldüğü bölümdür.
*Bu bölümde abartılı ve sanatlı bir övgü vardır.

d. Tegazzül

*Şairin, genellikle medhiyeden sonra bir gazel söylediği bölümdür. Her kasidede bulunmaz.

e. Fahriye
 *Şairin kendini övdüğü bölümdür. Burada da şair abartılı bir ifade kullanır.
 f. Dua

*Şairin, kendisi ve övdüğü kişi için Allah’tan yardım dilediği bölümdür. Bu bölümde şairin mahlâsı geçer ve bu mahlâs beytine “taç beyit” ya da “şah beyit” denir.

*Kasidenin en güzel beytine beytü’l-kasid denir.
Not: Kasideler "nesib" bölümünde işlenen konulara ve rediflerine göre adlandırılır.  
RUBAİ
*İran edebiyatından geçmiş bir nazım biçimidir.
*Tek dörtlükten oluşur.
*Kafiye şeması: “aaxa” şeklinededir.
*Kendine özgü aruz ölçüleriyle yazılır. Bu kalıplar “mef û lü” ile başlar, “fa’ul” ya da “fa” ile biter.
*Rubailerde şair, dünya görüşünü, felsefesini, tasavvufi düşüncesini, maddi ve manevi aşkını özlü bir biçimde işler.
*Az sözle çok şey söylemek esastır.
*İran edebiyatında Ömer Hayyam; edebiyatımızda ise Mevlânâ, Nabi, Nedim, Yahya Kemal ve Arif Nihat Asya önemli rubai şairleridir.
ŞARKI:
*Türklerin Divan edebiyatına kattığı nazım şeklidir.
*Aşk ve güzellik konularını işler
*Bestelenmek üzere yazılmış şiirlerdir.
*Bu yüzden bent sayısı azdır.
*Konu genellikle aşk, sevgi, sevgili, içki ve eğlencedir.
*Kafiye düzeni murabbaa benzer. Ama farklı da olabilir: aaaa bbba ccca …
*Nedim bu nazım şeklinin en önemli şairidir.Enderunlu Vasıf ve End. Fazıl da şarkı yazmışlardır. Yahya Kemal’in de şarkıları vardır.
MURABBA
*Bent denilen dört mısralık bölümlerden meydana gelen bir nazım şeklidir.
*En az üç en fazla yedi bentten oluşur.
*Aruzun her ölçüsüyle yazılabilir.
*Her konu işlenebilir. Özellikle felsefî konular ve aşk...
*Kafiye düzeni : aaaa bbba ccca ... ya da  bbba ccca ddda ...
*Bazen dördüncü mısralar nakarat olabilir.
*Nedim, Fuzuli
MUHAMMES
*Her bendi beş dizeden oluşan nazım biçimidir.
*Her konuda yazılabilir.
*Aruzun her kalıbıyla yazılır.
*Bu biçimde şarkılar da yazılabilir.
*Kafiye şeması:
aaaanan bbbanan cccanan dddanan
aaaaaan bbbban ccccan ddddan
bbbaa cccaa dddaa eeeaa
aaaaa bbbba cccca dddda
TERKİB-İ BEND

*Bentlerle kurulan uzun bir nazım biçimidir.
*Yaşamdan, talihten şikayet; felsefi düşünceler, dini, tasavvufi konular ve toplumsal yergilerin işlendiği şiirlerdir.
*En az beş en fazla on bentten oluşur.
*Her bent de beş ila on beyitten oluşur.
*Bentlerin kafiye düzeni gazele benzer.
*Her bendin (terkib-hane, kıta) sonunda vasıta beyti denen bir beyit vardır.
*Her bendin sonunda farklı vasıta beyitleri kullanılır. Bunlar bentlerden ayrı olarak kendi aralarında  uyaklanır.
*Bentlerin kafiyelenişi gazeldeki gibidir.
aa xa xa xa xa xa bb     cc xc xc xc xc xc dd ...
(aa aa aa aa aa aa bb     cc cc cc cc cc cc dd)
*Edebiyatımızda Bağdatlı Ruhi ve Ziya Paşa bu türün iki önemli şairidir. İkisi de toplumsal konularda yazmıştır.

2. Halk Şiiri
a. Anomim Halk Şiiri
Genel Özellikler
    1-Sözlü bir edebiyattır. Bu nedenle ürünler, söylendikleri dönemin ve yörenin dil özelliklerini taşır.
    2-Ürünlerin dili halk dilidir.
    3-Manzum ürünlerin nazım birimi dörtlüktür.
    4-Manzum ürünlerin ölçüsü hece ölçüsüdür.
    5-Şiirde genellikle yarım uyak kullanılmıştır.
    6-Destan, masal, halk öyküsü gibi bazı ürünlerde olağanüstülüklerle örülü bir anlatım vardır.
    7-Anonim halk edebiyatı ürünleri, halkın mizah anlayışını, keskin zekasını, değer yargılarını yansıtır.
    8-Anonim halk edebiyatında işlenen konular aşk, doğa, ölüm, özlem, yiğitlik, toplum yaşamı gibi konulardır.
MANİ
*Aşk, sevgi, yiğitlik, evlat sevgisi, toplum olayları ve ölüm gibi temaları işleyen bir türdür.
*Hecenin 7’li kalıbı ile söylenir.
*Bir dörtlükten oluşur.
*İlk iki dize hazırlıktır;yani doldurmadır.
*Asıl maksat son iki dizelerde söylenir.
*Kafiye örgüsü aaxa şeklindedir.
*Dört dizeden fazla olan manilerde vardır.
 
TÜRKÜ
*Kendine özgü bir ezgi ile söylenen bir nazım biçimidir.
*Daha çok hecenin 8’li ve 11’li kalıbıyla söylenir.
*İki bölümden oluşur.Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür.Buna bent denir. İkinci bölüm ise her bendin sonunda tekrarlanan nakarat bölümleridir.Bunlara da kavuştak denir.
*Bentler ve kavuştaklar kendi aralarında kafiyelidir.
*Aşk,tabiat,ayrılık,gurbet,harset,sevgi ve güzellik gibi konular işlenmiştir.
*Konusu ve şekli devirden devire ve çevreden çevreye değişir.
B. Aşık Tarzı Türk Şiiri
Genel Özellikler
a.Anlatım söze dayanır.
b.Nazım birimi dörtlüktür.
c.Vezin hecedir.
d.Genellikle yarım ve cinaslı kafiye kullanılmıştır.
e.Şiirlerinin belli adı yoktur. Şiirin sonunda şairin adı yada mahlası geçer.
f.Şiirlerde konu bütünlüğü yoktur.
g.Şiirler saz eşliğinde söylenir.
h.Şiirlerde sade bir dil kullanılmıştır.
i.Divan şiirlerine göre daha çok hayata ve gerçeğe yöneliktir. Halkın sorunlarıyla ilgilenir.
 KOŞMA
*Âşık edebiyatında en çok sevilen ve kullanılan nazım şeklidir.
*Dört dizeli bentlerden oluşur.
*Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır.
*11’li hece ölçüsüyle (6+5 ya da 4+4+3 duraklı olarak) yazılır/söylenir. 4+3 ve 4+4 kalıbıyla söylenmiş koşmalar da vardır.
*Şair son dörtlükte mahlâsını söyler.
*Uyak düzeni  abab cccb dddb...  şeklindedir. İlk dörtlüğün uyak düzeni xbxb ya da aaab şeklinde de olabilir.
*Koşmalar genellikle lirik konularda söylenir.
*Aşk, güzellik, tabiat, sevgi vb konular işlenir.
*Karşılıklı konuşma (dedim-dedi) biçiminde olan koşmalar da vardır.
*Ziyadeli koşmalara ayaklı koşma denir: ab(b)ab(b)  cccb(b)  dddb(b) ...
*Önemli koşma şairleri Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Gevherî, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer.
*Koşmalar konularına göre güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt gibi nazım türleri içerir.
a)Güzelleme:Aşk, hasret, ayrılık, doğa sevgisi gibi lirik konuları işleyen koşmadır.
b)Taşlama: Bir kimseyi yermek ya da toplumun bozuk yönlerini eleştirmek amacıyla yazılan şiirlerdir.
c)Koçaklama: Coşkun ve yiğitçe bir üslupla savaş ve dövüşleri anlatan şiirlerdir;
d)Ağıt: Bir kişinin ölümünden duyulan acı ifade edilir.
*Belli bir ezgi ile söylenir.

SEMAİ
*Hece ölçüsünün 8’li kalıbıyla söylenir.
*Aruzla ve heceyle yazılan olmak üzere iki türlü semai vardır.
*Heceyle yazılanlar koşmaya benzer.
*Tek fark dizelerin hece sayısıdır.
*Kendine özgü bir ezgiyle söylenir.
*Dörtlüklerden oluşur.
*Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır.
*Uyak düzeni aynıdır.
*Sevgi, güzellik, ayrılık ve doğa konularını işler.
*Koşmada ayrılan yönleri;bestesi ölçüsü ve dörtlük sayılır.
*Karacaoğlan ve Erzurumlu Emrah bu alanda meşhurdur.
c. Dini Tasavvufi Türk Şiiri
Genel Özellikleri
a.Genellikle nazım birimi dörtlüktür ( beyitlerle yazılanlar da vardır)
b.Ölçü olarak hece tercih edilmiştir.
c.Aşık edebiyatına göre dili biraz daha ağırdır.
d.Öğüt verici yönü ağır basar.
e.Bazı tekkelerde şiirler musiki ve raks eşliğinde söylenmiştir.
f.Şiirlerde genellikle ilahi aşk konu edilmiştir.
MEDHİYE
 Bir kimseyi övmek için yazılan şiirlere denir. İki türlüdür: Birincisi padişah, vezir, şeyhülislam gibi yaşayan devlet büyükleri için yazılır. İkincisi dört halife ve başka din ve tarikat uluları için yazılanlardır. Dört halife için yazılan medhiyelere medh-i çihar-yar-ı güzin denir. Medhiyeler genellikle kaside biçimiyle yazılır. Öteki nazım biçimleriyle de yazılmıştır. Divan edebiyatında en çok işlenmiş konudur.
b. Olay Çevresinde Oluşan Edebi Metinler
a. Anlatmaya Bağlı Edebi Metinler
  
HALK HIKAYELERI:  Destanların, zaman içerisinde biçim ve öz değişikliğine uğramasıyla oluşan ürünlerdir. Halk hikayelerinde olağanüstü unsurlar azalmış, kişiler ve olaylar doğal boyutlarına gelmiştir. Tek olay çevresinde gelişen halk hikayeleri olduğu gibi, kişi ve olay sayısı çok halk hikayeleri de vardır. Bu hikayeler âşıklar ve yaşlılar tarafından anlatılır. Halk hikayelerinde nazım nesir karışıktır. Halk hikayeleri konularına göre dört çeşittir.
a) Aşk Hikayeleri: Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Yusuf ile Züleyha, Ercişli Emrah ve Selvi, Tahir ile Zühre, Âşık Garip Hikayesi, Aşık Kerem Hikayesi, Elif  ile Mahmut...
b) Dini-Tarihi Halk Hikayeleri: Hayber Kalesi, Kan Kalesi, Battal Gazi, Danişmend Gazi, Hz. Ali ile ilgili diğer hikayeler...
c) Kahramanlık Hikayeleri: Köroğlu Hikayesi
d) Destani Halk Hikayeleri: Dede Korkut Hikayeleri
NOT : Halk  hikayeleri, destan ile roman arasındaki aşamanın ürünüdür.
NOT: Destan geleneğinden Halk hikayeciliğine geçişin ilk ürünü Dede Korkut Hikayeleri’dir. Bu nedenle Dede Korkut Hikayeleri özel bir önem taşır. Dede Korkut Hikayelerinin en önemli özellikleri şunlardır:
1) Asıl adı “Kitab-ı Dede Korkut Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan” şeklindedir.
2) 12, 13 ve 14.yy.da Doğu Anadolu’da ve Azerbeycan’da yaşayan müslüman Oğuz boylarının geleneklerini, göreneklerini, iç mücadelelerini, doğa üstü güçlerle, yaratıklarla savaşmalarını ele alır.
3) 14. ve 15. yy.da yazıya geçirilmiştir. Bu konudaki yaygın kanaat hikayelerin 14.yy.’da yazıya geçirildiği şeklindedir. Hikayelerin kimin tarafından yazıya geçirildiği bilinmemektedir.
4) Toplam on iki hikayeden oluşur.
5) Şiir ve düzyazı (nazım-nesir) karışık oluşturulmuştur.
6) Hikayelerde az da olsa masal ve destan unsurları görülür.
7) Çok temiz, güzel ve zengin bir kullanılmıştır.
8) Anlatım açık, yalın ve durudur. Kesinlik ifade eder.
9) Hikayelerde en önemli meziyet kahramanlıktır.
10) Aileye, çoğalmaya, kadına, çocuğa ve çocuk terbiyesine büyük önem verilir. Kadınların ailenin en önemli unsuru olduğu vurgulanır. Önsözünde dört ayrı tadın tipi çizilir.
11) Bütün hikayelerde dini unsurlar (namaz kılma, dua etme, arı sudan abdest alma) görülür.
12) Kahramanlar dövüşlerini, Allah ve peygamber sevgisi için yapar.
13) Türk milletinin karakteristik özellikleri; doğruluk, adelet, güzellik yüceltilir.
14) Misafirperverlik ve cömertlik insanların ortak özelliğidir.
15) At, ağaç, su , yeşillik kısaca tabiat çok sevilir.
16) Kahramanların en büyük yardımcısı atlardır.
17) Kadınlar, eşlerine karşı aşırı saygılı ve itaatkârdır. Eşler de kadınlarına önem verir, iyi davranır.
18) Hikayelerde, birçok öğüt vardır. Bu nedenle bu hikayeler didaktiktir.
19) Hikayelerde yaşanan olayların tarihi bilgilerle ilgisi vardır.
20) Hikayelerde geçen ve hikayeler adını veren Dede Korkut; yaşlı, herkesin saygı gösterdiği, hakanların bile akıl danıştığı, çocuklara isim koyan, eğlencelerde kopuz çalıp şiirler söyleyen, kırgınlıkları gidermede aracılık eden kişidir.
NOT: Dede Korkut Hikayeleri’nin bir nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’nde; bir nüshası Vatikan Papalık Kütüphanesi’ndedir. Dede Korkut Hikayeleri ile olarak Türk Edebiyatı’nda ilk çalışmayı yapan Kilisli Muallim Rıfat’tır.
Mesnevi:
*Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
*İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
*Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir
*Mesneviler öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir.(savaş,aşk,tarihi olaylar,din ve tasavvuf)
*Mesneviler Divan edebiyatında bir bakıma günümüzdeki roman ve hikayenin yerini tutuyordu.
* Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir Beyit sayısı sınırsızdır.
*Her beyit kendi arasında kafiyelidir.(aa,bb,cc,dd...)
*Aruzun kısa kalıpları ile yazılır.
*Beş mesnevinin bir araya gelmesiyle hamse oluşur
*Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
*Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır.
*Mevlana Celaleddin Rumi'nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.
b. Göstermeye BAğlı Edebi Metinler
Anonim  Halk edebiyatı içinde yer alan meddah hikayeleri yazılı metinlerin ezberlenip taklidine dayanır. Bütün temsil unsurlarıyla biraz tiyatroya, biraz halk hikayesine yaklaşarak sözlü geleneği sürdürür. Aynı şekilde sürdürülen bir de masal ve fıkra geleneği vardır. Bu iki tür, insanların toplum olayları karşısındaki tavırlarını belirler. Nasrettin Hoca, Bektaşi, İncili Çavuş’un kişiliklerine bağlanan tenkidi fıkralarla toplum olaylarını düşsel durumlarla çözmeye çalışan masallar, çağdaş insanların topluma uyumsuzluğunu belirtmekte bir noktada birleşirler. Masalların başında tekerlemeler yer alır.Bunlar masalcının ilgi çekmek için uydurduğu kalıplaşmış sözlerdir. Tekerlemeler aynı zamanda masalın ana yapısını ve bir hayal ürünü olduğunu belirtir. Masal türü içinde hayvan masalları, olağanüstü ve gerçekçi masallar güldürücü fıkra biçimindeki yalanlamalar, zincirlemeli masallar bulunmaktadır.
Eski Türkçe’de menkibe diye adlandırılan efsaneler de anonim halk edebiyatının çok rastlanan ürünlerindendir. Bir inanış konusu olması bakımından masaldan ayrılarak destana ve hikayeye yaklaşan efsane; yaratılış ve oluş, tarih, olağanüstü kişiler ve varlıklar veya din üzerine gelişebilir.
Anonim Halk edebiyatı ürünleri içinde bir çeşit bilgi yarışı niteliğinde olan bilmeceler bir toplumun ortak hayat deneylerinin sonuçlarını yargı biçiminde ortaya koyan kısa, özlü, yoğun atasözleri; dini ve sosyal değer yargılarını taşıyan alkış ve kargışlar oyun tekerlemeleri, her türlü türküler; maniler; seyirlik halk oyunları adı altında anılan meddahlık, kukla, karagöz, orta oyunu tuluat tiyatrosuyla köylü oyunları da yer alır.
Karagöz
Gölge oyununun Türkiye’ye ne zaman ve nasıl girdiğine baktığımız zaman,16.Yy.da Mısır’dan girdiğini öğreniyoruz.17.Yy.da ise Karagöz’ün tam şeklini aldığını biliyoruz.Asıl merak uyandıran tartışma konusu Karagöz ile Hacivat’ın gerçekten yaşamış kişiler olup olmadığıdır.Gölge oyununun bu iki kahramanı,halk tarafından öyle sevilmiştir ki onları yaşamış kişiler olarak görmek istemişler ; Bazı söylentilerle onların yaşadıklarını ileri sürmüşlerdir.Bu söylentilerden biri: Sultan Orhan çağında Hacivat’ın duvarcı, Karagözün ise demirci ustası olduğu; Bursa’da bir cami yapımında çalıştıkları;ancak söyleşmeleri ile diğer işçileri de oyalayarak cami yapımını geciktirdiklerinden dolayı Sultan Orhan tarafından ölümle cezalandırıldıklarıdır.
Karagöz’ün piri ve yaratıcısı Şeyh Küsteri sayılmıştır.Gerçekte oyunun kurucusu ve yaratıcısı olduğu kesin değildir.Fakat önemli olan,Karagözcülerin ,bulunmuş ve kurulmuş oyuna Şeyh Küsteri’yi önder,koruyucu ve kurucu olarak seçmiş olmaları ve Şeyh’in adıyla oyuna ciddi,yapıcı,eğitici,ibret verici bir temel bulmalarıdır.
Geleneksel Türk Tiyatrosu ürünlerindendir.  Manda ve deve derisinden yapılan resimlerin, bir ışık yardımıyla sahnedeki perdeye yansıtılmasıyla oluşur. Bir gölge oyunudur. Bu nedenle bazı kaynaklarda “Hayal-i Zıl” şeklinde de adlandırılır. Ortaya çıkışıyla ilgili çeşitli rivayetler vardır. Kahramanları Karagöz, Hacivat, eşraftan kimseler, Beberuhi, Tuzsuz Deli Bekir, satıcılardır. Karagöz; okumamış, hazır cevap, söylenenleri ters anlayan ve buna göre cevaplar veren kaba bir adamdır. Hacivat ise aydın ve yarı aydın kişileri temsil eder. Karagöz oyununda bütün konuşmalar perdenin arkasındaki tek kişi tarafından yapılır. Bu nedenle Karagöz oynatmak zor bir iştir. Karagöz oyununun oynatıldığı perdeye “hayal perdesi” denir. Cumhuriyet döneminin son büyük Karagöz ustası Hayali Küçük Ali’dir.
 Karagöz oyunu dört bölümden oluşur:
1) Öndeyiş ve giriş: Sahneye göstermelik denen bir resim konulur.
2) Muhavere: Karagöz ve Hacivat’ın karşılıklı konuşmaları
3) Fasıl (Asıl oyun)
4) Bitiş: Oyunun sonunda hatalar için özür dilenen ve bir sonraki oyunun yerinin belirtildiği bölümdür.
KARAGÖZ’ÜN BÖLÜMLERİ
a)    Mukaddime
İlk olarak müzikle boş perdede gösterimlik denilen ,limon ağacı,çalgıcılar,deniz kızı gibi, çoğu kez konuyla ilgisiz görüntüler olur.Daha sonra tefin ritmine uygun bir biçimde perdenin solundan Hacivat gelir,bir semai okur.Semai bitince Hacivat ‘’off….hay Hak’’ diyerek perde gazeline başlar.
Hacivat tüm bunlardan sonra bir beyit okuyup kendine kafadengi bir arkadaş aradığını söyler ve arkadaşın özelliklerini saymaya başlar.. konuşmasını  ‘’Bu gece işimizi Mevlam rastgetire! Yar bana bir eğlence,aman bana bir eğlence’’ diyerek bitirir.

b)    Muhavere
Bu bölüm Karagöz ve Hacivat arasında geçer. İki kişiden fazla kişinin de bu bölümde yer aldığı görülmüştür.
Muhavere konularına örnek verelim: Yalan küpü muhaveresi şöyledir.Çelebi en iyi yalanı söyleyecek olana ödül verecektir.Hacivat karagöz’ü salık verir.Karagöz, Çelebi’nin babasının kendi babasına borcu olduğunu söyler.Çelebi bu borcun varlığını kabul etse babasının borcunu ödemek zorunda kalacak, yalan olduğunu söylerse de ödülü Karagöz’e vermek zorunda kalacaktır.
c)     Fasıl
Fasıl, oyunun kendisidir.Bu bölümde Hacivat ve Karagöz’den başka olay kişileri de bu bölümde görülür, oyuna katılırlar.17.yy. dan itibaren fasıl konuları belirli bir olaylar dizisine uymaya başlamıştır.Fasıl isimlerinden  birkaçını sayalım : Ağalık,Bahçe sefası,Eczane,Sahte esirci,Hamam, Ferhat ile Şirin,Kanlı kavak,Kanlı Nigar,Kütahya,Leyla ile Mecnun,Sünnet, Şairler,Yangın,Yazıcı
d)    Bitiş
Karagöz oyunun bittiğini haber verir, kusurlar için özür diler, gelecek oyun duyurulur.Karagözle Hacivat oyun sırasında kılık değiştirmişlerse eski kılıklarında dönerler sahneye.Aralarında kısa bir söyleşme geçer bu söyleşme sırasında oyundan çıkarılacak ders de belirtilir.Daha sonra oyunda yapılan hatalardan dolayı özür dilenerek oyun bitirilir.
Meddah
Meddah, anlatı bölümlerinin arasına söyleşmeli,taklitli,kişileştirmeli bölümler yerleştirdiği için o da diğer dramatik türlere benzerlik göstermektedir.karagöz oyunlarına çok yakınsa da çok zengin kaynaklara dayanması,hikaye dağarcığının çeşitliliği,güldürmenin yanı sıra çeşitli olayları da yansıtması ile onlardan ayrılır.Dede Korkut,Köroğlu gibi geleneksel Türk kaynaklarından gelen konular,İslam geleneğinden gelen dinsel konular, Hz. Ali’den gelen konular,İran geleneklerindeki efsaneler içinde değişik mizaçları yansıtırdı.
Karagöz ve ortaoyununun salt gösterimci birer tiyatro olmasına karşın,meddahların seçtiği konulara göre benzetmeci,gerçekçi tiyatroyu zorladığı görülür.Karagöz ve ortaoyununda seyirci için oyun oyundur, oyuncu da oyuncu; o nedenle oyun sırasında bir özdeşleşme,oyunun havasına kendini kaptırma göremeyiz.Oysa meddah,seçtiği konuya göre seyircide bir coşkunluk,üzüntü,merak,acıma duygusu yaratır.
Meddahlar hikayeye başlar ve bitirirken çeşitli söz kalıplarına başvururlardı.Kimi kez çeşitli ağızlardan kısa taklitler yapılarak hikayeye başlanır,hikayeden önce çeşitli tekerlemeler görülürdü.Daha sonra meddah hikayesini anlatır ve hikayenin sorumluluğunu hikayenin kaynağına bırakıp özür dilerdi.
18.Yy.dan bir tanık , meddahların kahvede hikaye anlatırken kimi zaman resmi bir haber kaynağı gibi ,hükümet çevrelerince siyaset yapmaları için görevlendirildiğini söylemiştir.
Orta Oyunu
Meydanda, Kavuklu ve Pişekâr adı verilen kahramanların oynadığı oyundur. Yazılı bir metin yoktur yani tuluata dayanır. Halkın ortak malıdır. Oyunların güldürme unsurları karşılıklı konuşmalardaki söz oyunları, hazır cevaplılık, yanlış anlamalar ve yöresel konuşmaların taklitleridir. Oyunda Karagöz ile Kavuklu’nun; Pişekar ile Hacivat’ın bütün özellikleri aynıdır. Karagöz ile Ortaoyunun farkı ise, Karagöz’ün perdede, Orta  Oyun’un meydanda oynanmasıdır. Yani Orta Oyunu canlı kişilerle oynanırken Karagöz’de tasvirlerin gölgesi oynatılır.
Türklerin Karagöz kukla gibi cansız; meddah gibi tek anlatıcılı sözlü oyunlarının yanında canlı oyuncularla oynanan en belli başlı geleneksel tiyatrosu olan ortaoyunu üzerine pek çok inceleme yapıldığı halde bu tiyatro türü üzerine karanlık kalmış, çözülmemiş pek çok nokta buluruz. Ortaoyunu üzerine incelemeler yapanlar çağlar boyunca rastlanan canlı oyuncularla yapılan sözlü temsillerden çok, “ortaoyunu” terimine ilk rastladıkları tarihi temel alıyor, 19. yüzyılın ortalarına doğru getiriyorlar.
Ortaoyunu diye bildiğimiz oyunun son biçimini alıp ‘’Ortaoyunu’’ diye adlandırılışını ele alabiliriz.Bu aşamanın başlangıcını kanıt göstermeden açıklayanlar olmuştur.Bunlardan birine göre; Kanuni Sultan Süleyman çağında (1520-1566) Süleymaniye’de bulunan deliler evindeki delileri oyalamak için yapılan oyunlardan çıkmıştır; fakat bunu gösteren bir kanıt yoktur.Başka bir varsayım da Ortaoyununun başlangıcını 3.Mustafa (1754-1774) çağına dayandırır.
Her nekadar  Ortaoyununun şu anki isimiyle anılması 19.Yy.ı bulmuş olsa da birçok kaynaktan, daha önceki tarihlerde saray içinde benzer kol oyunlarının gösterildiğini öğreniyoruz.Yine aynı kaynaklar, oyunlar sırasında  Türk, Ermeni, Frenk, Yahudi gibi taklitlerden  yararlanıldığını;Curcuna ile başladığını, Kolbaşı, Kavuklu, Pişekar gibi baş oyuncuları olduğunu, bunlar arasında güldürücü söylemler geçtiğini ,bu oyunlarda şakşak kullanıldığını bize anlatırlar.
“ORTAOYUNU”NUN BÖLÜMLERİ
Oyunun iki önemli kişisi vardır: Pişekar ve Kavuklu. Oyun tümüyle bu iki kişinin etrafında gelişir.Ahmet Rasim’ in tanımına göre Pişekar, oyunu idare eden karakterdir. Pişekar, akıllı , işgüzar, rehber, iyiyi kötüyü ayırt edebilen,tecrübeli,yaşlı bir tiptir.Oyun, bu kişinin göstereceği tarza tabidir.
Kavuklu ise oyunun komik unsurudur.Tüm entrika ve sürprizler Kavuklu’nun başı altından çıkar.Cehaleti,inatçılığı ve bunlara karşın  güleryüzü ile Pişekar’ı oyun sonuna kadar uğraştırır.daha sonra oyuna uygun bir tekerleme yaratarak oyunu bitirir.Kavuklu’nun en büyük yeteneği tekerleme yaratmaktır.
Oyunda dört bölüm vardır: Öndeyiş,söyleşme,fasıl, bitiriş…

a)  ÖNDEYİŞ
Zurna, Pişekar havası çalar.Pişekar meydana gelir, iki eliyle dört tarafı selamladıktan sonra zurnacıyla Selamı ve oyunun içeriğini içeren bir konuşma yaptıktan sonra kavuklu havası eşliğinde Kavuklu gelir.Kavuklu oyuna girdiği zaman kavuklu ile Kavuklu arkası arasında yanlış anlaşılmalar üzerine dönen komik, kısa bir söyleşme olur.Bu söyleşme sırasında bir yandan da yürürler.Çoğu kez Kavuklu ve arkası söyleşme sırasında Pişekar’ı fark etmez, bira anda fark ettiklerinde ise korkudan yere ,birbirlerinin üstlerine düşerler.Bunlardan sonra oyunun ikinci bölümü,Pişekar ve Kavuklu arasındaki söyleşme gelir.
b)  SÖYLEŞME
Bu bölüm en ustalık isteyen bölümdür.Kavuklu ile Pişekar arasında geçen bir çene yarışıdır.Söyleşme bölümü iki bölümden oluşur: Önce söyleşen kişilerin birbiri ile tanıdık çıkması , birbirlerinin sözlerini yanlış anlaması gibi güldürücü söyleşme ki buna “Azbar” denir; Sonra da “Tekerleme” denilen söyleşme bölümü.
Tekerlemelerde Kavuklu , Pişekar’a başından geçmiş gibi olmayacak bir olayı anlatır.Pişekar da bunu gerçekmiş gibi dinler.Sonunda da bunun düş olduğu anlaşılır.Belli başlı tekerlemeler: Bedesten, Beygir kuyruğu, Çeşmeye düşmek, Helva,Hırsız,Teyyare ile uçmak, Kahve kutusu, Kavun, Kayık,  Dilenci vapuru,esrar,Nargile,Ördek,Pazar yeri,Zengin olmak …
“Teyyare ile uçmak”  tekerlemesinde; Kavuklu’nun teyzesinin oğlu uçman  olmuştur.Kavuklu da uçağın içine girer .Uçakta çişi gelir,uçak insin diye tabancaya sarılır, tabanca patlar, karşısındaki adam yere yıkılır,oysa kavuklu rüyasında altına etmiştir.
“Hamam” tekerlemesinde ise Kavuklu hamama gider, içerde toplanan istim çıkacak yer bulamadığı için hamamı uçurur; bir süre sonra kubbe patlar;Kavuklu, Çekmece gölüne düşer.Oysa içmiş, sızmış ve çamaşır teknesine düşmüştür.
c)   FASIL
Tekerleme sona erip de bunun bir düş olduğu anlaşıldıktan sonra fasıl adı veilen asıl bölüme geçilir.Çoğu kez Kavuklu iş aramaktadır ve tekerleme sonunda Pişekar ona bir iş bulur.Kavuklu, “Pazarcı” oyununda sergi açar; “Fotoğrafçı” da fotoğrafçı olur; “Gözlemeci” de gözlemeci çırağı; “Büyücü” de büyücünün çömezi…
Dükkan dekorunda gelişen olaylar dizisine paralel olarak ikinci bir olaylar dizisi de Zennelerin Pişekar aracılığı ile kiraladıkları evde evde ( yeni dünya ) gelişir.Böylece çeşitli taklitler kimi kez zennelerle işi olduğu için kimi kez de dükkanda işi olduğu için gelir.Fasıl bunlarla gelişir.                  
d)  BİTİŞ
Fasıldan sonra kısa bir bitiş bölümü gelir.Pişekar oyunu nasıl tanıtıp sunmuşsa,oyunu bitirmek de gene Pişekar’a düşer. Seyircilerden özür diler; Gelecek oyunun adını ve yerini duyurur.
 “ORTAOYUNU”NDA OYUN DÜZENİ
Ortaoyunu yuvarlak çepeçevre seyirciyle kuşatılmış bir alanda oynanır.Oyun yeri açıklıkta olduğu için buraya Merg-i temaşa (Temaşa çayırı) denir.bu, çoğu kez yumurtamsı biçimde bir alandır.Tabanı çayır,çimen olan bu alan yuvarlak yada dörtköşe de olabilir.meydanın uzunluğu 22m ye 15 m’dir.Seyirciyle oyun alanı ipler ve kazıklarla yapılmış parmaklıklarla ayrılır.
Ortaoyunu sözlüğünde meydan veya oyun yerine palanga denir.Burası gösteri için kazıklarla çevrilerek ayrılmış alandır.Oyuncuların giyim kuşamlarını koydukları  sandığa da pusat denir.Çoğunlukla oyun yerinin bitişiğindeki çadırda giyinilir.
Oyun yerinde belli başlı iki parça dekor bulunur.bunlardan biri Yeni dünya, diğeri dükkandır.Yeni dünya ve dükkan, birbirine benzeyen 2-3-4 katlı kafes,paravandır.Aralarında boy bakımından fark olduğu gibi görevleri de değişiktir.Her oyunda Kavuklu’nun bir iş sahibi olması için bir ‘dükkan’ ; Zennelerin mahallede bir ev almaları için bir ev ,yeni dünya gereklidir.Dükkan, gözlemeci oyununda gözlemeci dükkanı, telgrafçı oyununda telgraf çekilen yer olur.
Ortaoyununun en önemli araçlarından biri Pişekar’ın elinde tuttuğu iki dilimli şakşaktır.Bunun baş görevi, Pişekar’ın, oyunun başı olduğunu belirten bir işaret olarak kullanmasıdır,ayrıca bununla yardağına vurur.Pişekar, oyunun sahneye koyucusu,yöneticisi  olduğu için şakşakın oyunu yönetmek,yürüyüşleri yöneltmek,oyunculara işlerini bildirmek gibi bir görevi vardır.
Dekor kullanımına pek az yer verilmiştir;Ancak oyunun konusuyla ilgili eşyalar oyunda yer almıştır. Berber oyununda , bir berber aynası,berber koltuğu,bir  berber leğeni kullanılmıştır.Aynı şekilde gözlemci oyununda gözlemci merdanesi, yazıcı oyununda yazı takımı gibi eşyalar kullanılmıştır.
Ortaoyununun sahne düzeni bir yandan metinsiz,doğmaca,doğaçlama oynayışın bir yandan da yuvarlak sahne kurallarının gereklerine uygundur.Bu yönüyle oyunlar ‘açık biçim’ denilen, seyircinin tepkisine,oyun yeriyle seyirci arasındaki elektriğin yönelişine göre biçimlenebilen bir oyundur.Oyun yeri yuvarlak olduğu için oyuncular sıksık  yer değiştirerek seyircilerin tümünün kendilerini görmesini sağlar.
Ortaoyunu söze dayanmakla beraber, söz yanında tavır hareketlere de büyük ölçüde yer verilir.Ortaoyunu gösterimci tiyatroya en iyi örnektir.Herşeyden önce orta yerde oynanır; Seyirci oyun alanını çepeçevre kuşatmıştır.Oyuncu,seyirci,temsil aynı iklim içindedir, aynı havayı solur,aynı ısıyı duyar.Pişekar, oyunun başında ve sonunda seyirciye doğrudan seslenir, oyunu tanıtır,kusurları için özür diler,gelecek oyunun zamanını ve yerini duyurur.
Temsil, yalanlarla ışıkla yalanı örtmeye çalışmaz.Oyunun bir kurmaca olduğu oyun sırasında oynayanlarca yadsınmaz.İki kişi oyun sırasında söyleşirken,üçüncü bir kişi onlar duymadan seyirciyle konuşup takılmalarda bulunur.Gerçekten yapılabilecek hareketler bile gerçeğe uymadan yapılır: Birine para verilecekken gerçek para kullanılabilecek yerde yalnızca para sayma hareketiyle yetinilir.Kapı açılıp kapanırken kapı sesiyle ilgisi olmayan bir çıngır mıngır sesi çıkartılır. Oyun kurallarının bilebile çiğnenmesi aynı zamanda bir güldürme öğesidir de. Şimdi buna bir örnek verelim:
KAVUKLU - (zenneler için) Deli midirler diye sordum.
PİŞEKAR    - Ne demek neden deli olsunlar?
KAVUKLU - Bunlara bezsiz paravanı ev diye sen mi kiraladın?
PİŞEKAR  -Elbette sen gözünün çapağını sil de öyle bak. Devekuşu gibi canım eve paravan diyorsun.
KAVUKLU - Ulan dürbünle baksam zırva tevil götürmez!
OYUN YERLERİ VE OYUNCULAR
Ortaoyuncular, İstanbul’da kapalı yerlerde,hanlarda ve İstanbul’un gezinti yerlerinde temsiller verirlerdi.Ayrıca İstanbul dışındaki kentlerde ve Adalar’da da oynarlardı.
Ortaoyunu sanatçılarına gelince,  aralarında  çırak-usta ilişkisi gözetilmekteydi. Ustalar öğrencilerini denetlerlerdi.Oyunda utanmasız sözler söylemek yasaktı.Ortaoyunu sanatçılarının hepsinin oyunculuk dışında başka işleri de vardı.Daha çok yaz mevsiminde açık havada oynarlar, bunun dışında başka işlerle uğraşırlardı.
c. Öğretici Metinler
Tezkire: Ünlü kişilerin yaşam öykülerinin toplandığı yapıt. Şairlerin yaşam öykülerini anlatanlara Tezkiretü'ş-şuara ya da tezkire-i şuara, din adamlarının yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü'l evliya, hattatların yaşam öykülerini anlatanlana tezkiretü'l-hattatin, bilginlerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i ilmiye, Halvetiye tarikatı şeyhlerinin yaşam öykülerini anlatanlara tezkiretü'l- halvetiye, müzikçilerin yaşam öykülerini anlatanlara tezkire-i musikişinasan denir. Tezkireler ilk kez İran edebiyatında ortaya çıktı. Türk edebiyatının ilk tezkiretü'ş-şuara'sını Ali Şir Nevai, Mecalisü'n-Nefais adıyla yazdı.
Seyahatname: Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları edebi eserlerin tümüne seyahatname denir. Temel amaç, yurtdışı ya da içinde gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Seyahatnameler çoğu kez tarihsel birer yapıt olarak görülür. Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si bu türe güzel bir örnektir.
İlmi Eserler
Tarih: Geçmiş olayları, geçmiş belli bir dönemi, belli bir kişi ya da kahramanı çevresi ve dönemiyle birlikte anlatan sanatlı düzyazı türüdür.
Sefaretname: Siyasal bir görevle yurtdışına gönderilen elçilerin ya da bunların yanlarında bulunanların gittikleri yerin durumuna ve özelliklerine ilişkin izlenimlerini, görüşlerini, olayları anlattıkları yapıtlardır. En tanınmış örneklerden biri Yirmi sekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin Sefaretnamesi'dir.
Siyasetname: Devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler veren edebi yapıtların genel adıdır. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sahip olması gereken nitelikler, saltanatın koşulları ve kuralları anlatılır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiği belirtilir. Ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak, yöneticiler uyarılır. Vezirler ve emirler için yazılmış siyasetnameler de vardır. Siyasetnamelerin en ünlüsü Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün Melikşah'ın isteği üzerine kaleme aldığı Siyasetname'dir. Türk edebiyatının en önemli siyasetnamesi ise Yusuf Has Hacib'in Kudatgu Bilig adlı kitabıdır.
Münazara: Karşıt iki öğenin ya da karşıt iki görüşün karşılaştırıldığı yapıtlardır. Şiir ya da düzyazı olarak yazılabilir. Ya da her iki türden bölümler içeren münazaralar da vardır.
Münşeat: Mektuplardan ya da çeşitli konulardaki düzyazılardan oluşan yapıt. Kapsamına göre üçe ayrılır. Resmi yazılardan oluşan münşeatlar, genellikle devlet büyüklerince kaleme alınan çeşitli konulardaki düzyazılardır. Her türden kişiye yönelik yazı türlerinin başlıklarını, son sözlerini, bu yazılara uygun düşecek tümceleri, kullanmaları bir araya getiren münşeat. Ve son olarak şairlerin mektuplarından oluşan münşeatlar.
A)SADE NESİR
     Halk için sade bir dille konuşulur temelde konuşma dil yeteneğini kaybetmemiştir.
B)ORTA NESİR
     Halk konuştuğu dilden ayrılmış yer yer süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber anlatmak istediği anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir.
C)SÜSLÜ NESİR
     Ustalık göstermek amacıyla yazılış yabancı kelimelere tamamlamalara yüklü şekillerin kullandığı söz ve anlam.Sanatlarıyla dolu bağlaçlarla uzayıp giden cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir.
Nesire Yazılmış Ünlü Eserler:
Kabusname:Mercimek Ahmet
Tazrruname:Sinan Paşa
Seyahatname:Evliya Çelebi
Keşfü’z-Zünün:Katip Çelebi
Naima Tarihi:Naima

Lise 2 Edebiyat 3. Ünite:  İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı,Lise 2 Edebiyat konu anlatımı,10.sınıf edebiyat konu anlatımı,10.sınıf edebiyat konu anlatımı 3. Ünite:  İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı,10.sınıf edebiyat konuları,10.sınıf edebiyat,10. sınıf edebiyat 3. Ünite: İslam Etkisindeki Türk Edebiyatı

Labels:



comment closed