Lise 1 Edebiyat 2. Ünite: Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler

COŞKU VE HEYACANI DİLE GETİREN METİNLER
a)Şiir ve Zihniyet:
Bir medeniyetin zihniyet ve kültür dünyasını gözardı ederek edebi metne yaklaşamayız.Bir dönem içinde yazılan şiiri anlayabilmemiz için o dönem insanının hayata bakış açısını mutlaka bilmemiz gerekir.Bu bakış açısında içinde yaşadığı özellikleri ile ilgilidir.Sanatkar kendi birikimine zekasına sanatçı gücüne psikolojisine nesneleri ve olayları algısına ve bunu ifade gücüne göre toplumsal,kültürel bir çerçeve içinde eserni ortaya koyar.Bir edebi metnin zihniyetinin anlaşılabilmesi için okuyucunun onu anlaması ve bir takın ön bilgilere sahip olması gerekir.
Sanat eseri kendi kültürü ile kendi medeniyeti ile vardır ve bir anlam ifade eder.En önemlisi eserlerini tarih içindeki yerinden değerlendirmek ayrı düşünmelidir.Metinlerde okuyucu metinlerrin zihinsel planı yani medeniyet ve medeniyet tarihi ortaya konduktan sonra muhattap edilmelidir.Zihniyet açısı ile tahsili ile, düşünüş biçimi ile, algısı ile her şey edebi esere yansır.                                                                                                                   
ŞİİR
 İçinde bulundurduğu ses, anlam, ritm ve gizemle insanın gönül dünyasına hitap eden eserlere şiir denir.
 Şiir, çoğu kez onunla aynı sanılan nazım kavramından değişik anlamlar içerir. Nazım, ölçülü ve kafiyeli sözlere verilen addır. Nazım ile oluşturulmuş şiirler olabileceği gibi, her nazmın da şiir olmadığını bilmek gerekir.
 Şiirde hayal, duygu ve düşünce unsurları önemli yer tutar. Bunlardan mahrum bir şiir düşünülemez.
 Şiir, manzum, yani ölçülü ve kafiyeli olabileceği gibi, ölçüsüz de yazılıp söylenebilir. Ölçüsüz yazılmış şiirlere serbest nazım (serbest şiir) adı verilir.
 Şiirler işledikleri konular bakımından altıya ayrılır:
1- Epik Şiir: Konusu savaş, kahramanlık, yiğitlik ve yurt sevgisi olan ya da tarihsel bir olayı coşkulu bir anlatımla işleyen uzuncu şiirlere denir. Aynı anlamda destanî şiir, hamâsî şiir, kahramanlık şiiri terimleri de kullanılır.
ZAFER TÜRKÜSÜ
Yaşamaz ölümü göze almayan,
Zafer, göz yummadan koşana gider.
Bayrağına kanının alı çalmayan,
Gözyaşı boşana boşana gider!
Kazanmak istersen sen de zaferi,
Gürleyen sesinle doldur gökleri,
Zafer dedikleri kahraman peri,
Susandan kaçar da koşana gider.
Bu yolda herkes bilir, ey delikanlı,
Diriler şerefli, ölüler şanlı!
Yurt için dövüşen başı dumanlı,
Her zaman bu şandan o şana gider.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
2- Lirik Şiir : İçten gelen heyecanları coşkulu bir dille anlatan duygusal şiir türüdür. ( Divan ed. Da özellikle gazeller, murabbalar, şarkılar; halk ed. Da koşmalar, semailer lirik şiir türüne örnektir. ) (Lir: Bir çeşit saz. Rebâbî de denmiş. )
Çocukluğum, çocukluğum...
Uzakta kalan bahçeler,
O sabahlar, o geceler,
Gelmez günler çocukluğum.
Çocukluğum, çocukluğum...
Gözümde tüten memleket,
Artık bana sonsuz hasret,
Sonsuz keder çocukluğum.
Çocukluğum, çocukluğum...
Bir çekmecede unutulmuş,
Senelerle rengi solmuş,
Bir tek resim çocukluğum.
Ziyan Osman SABA
3- Pastoral Şiir : Doğa güzelliklerini, orman, dağ, yayla, köy ve çoban yaşamını ve bunlara karşı duyulan özlemleri anlatan şiir türüdür. Pastoral sözcüğü “çobanlara ilişkin” demektir. Türkçe’de bu anlamda râiyâne, rüstâî terimleri de kullanılmıştır. Batı ed. Da doğrudan doğruya doğa manzaralarını canlı bir biçimde anlatan şiirlere idil, konuşma biçiminde yazılan pastoral şiirlere de eglog denir.
KAR YAĞMIŞ
Bu gece yine kar yağmış, ne güzel!
Bembeyaz oluvermiş bahçeler yollar.
Sanki yerlere serilmiş bulutlar,
Bir gecede ihtiyarlamış heykel.
Ne olmuş, çiçek mi açmış ağaçlar?
Nereye gitmiş bu kadar hayvan?
Bu ne göz alan beyazlık böyle,
Basmaya kıyamıyor insan....
Şükrü Enis REGÜ
4- Didaktik Şiir : Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü zayıf şiir türüdür. Türk Ed.da ta’limî  terimi de kullanılmıştır. Manzum hikayeler ve fabllar bu bölüme girer. (Seyfi Baba – M.Akif Ersoy, Karga ile Tilki – Orhan Veli)
DİNLE VATANDAŞ
Kulak ver sözüme, dinle vatandaş
Uyma lâklak edip gülüşenlere.
Seni meşgul eder, işinden eğler,
Karışır tembel perişanlara.
Adım at ileri, geriye bakma,
Bir sağlam iş tut da elden bırakma,
Saçma sapan sözler hep delip takma
Allah’ın yardımı çalışanlara.
Âşık Veysel
5- Dramatik Şiir : Manzum olarak yazılmış tiyatro eserleri bu bölüme girer. Dramatik manzume, karşılıklı konuşma şeklinde yazılan manzumedir. Bu şiirler genellikle acıklı ya da korkunç olayları anlatırlar. Anlattıkları konuyu okuyucunun gözünde canlandırırlar. Dramatik manzumeler anlattıkları konulara göre şu çeşitlere ayrılır: Trajedi, komedi, dram.  (Faruk Nafiz Çamlıbel ve Necip Fazıl Kısakürek’in bu türde eserleri vardır.)
GELİNLİK KIZIN ÖLÜMÜ
Salâ verilirken kalktık kahveden,
Kızın babası yanımızda, boyu uzun,
Zayıf, ağzı mırıltılar.
On köylü, iki subay, bir tezkereci er,
Sıralandık ahşap mescidin avlusunda,
Aldık cenazeyi sarsmandan, iğreti
Ve hafif, gözlerimiz yerde,
Kayıp bir tayın izini süreriz sanki....
Melih Cevdet ANDAY
6-Satirik Şiir : Toplumsal düzensizlikleri, kişilerdeki dalkavukluk, düzenbazlık, kendini beğenmişlik, mevki düşkünlüğü gibi huylar; devlet yönetimindeki umarsızlık, çıkarcılık ve beceriksizlikleri anlatan bunları yeren şiirlere denir. Divan ed.da hicviyeler, halk ed.da taşlamalar bu şiir türünün en güzel örnekleridir. Şeyhi, Bağdatlı Ruhi, Nef’i, Ziya Paşa güzel örnekler vermişlerdir.
KUYRUKLU ŞİİR
Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta;
Benimki arslan ağzında,
Sen aşk rüyası görürsün, bense kemik.
Ama seninki de kolay değil kardeşim,
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
Orhan Veli KANIK

ŞİİRİN UNSURLARI
1- Şekil Unsurları
a) Nazım birimi
b) Nazım şekli
c) Ölçü (Vezin)
d) Kafiye – redif
2- Muhteva Unsurları
a) Konu ve tema
b) Dil ve anlatım
ŞİİRİN ŞEKİL UNSURLARI
Nazım Birimi : Şiiri oluşturan mısra gruplarına denir. Nazım birimi şiiri oluşturan yapı taşlarından biridir. Şiirdeki her bir satıra mısra denir.  Tek mısralık dizelere mısra-ı âzâde denir.
Neler çeker bu gönül söylesem şikayet olur. (Ş.Yahya)
 Şiir içindeki mısraların kümelenmesinden meydana gelen nazım birimi; kümede bulunan mısraların sayısına göre ad alır. İki mısralık öbeklere beyit; dört mısradan oluşanlara kıta veya dörtlük; üç, beş, ve daha fazla mısralı öbeklere bent denir.
Nazım Şekli : Kafiye örgüsüne ve mısra sayılarına göre manzumelerin aldığı biçime,  sundukları görünüme nazım şekli denir.
Hece Ölçüsü: Mısralardaki hece sayılarının birbirine eşit olmasına dayanan bir sistemdir. İlk mısrada kaç hece varsa, diğer mısralarda da ancak o sayıda hece bulunmalıdır. Hece ölçüsüyle yazılan şiirlerde bir mısrada, vurgu gayesiyle bir ya da iki kez durulur. Bu yerlere durak denir. Mesela 11’li hece vezninde duraklar 4+4+3=11 veya 6+5= 11 olabilir. Duraklar oluşturulurken sözcük bölünmez.  Halk ed. Ürünlerinin tamamına yakını hece ölçüsüyle yazılmıştır. Yaygın olanı 7’li, 8’li ve 11’lidir.  Türk dilinin doğal ölçüsü hece ölçüsüdür. Hece ölçüsü genellikle İslamiyetten önceki Türk Edb.’da ve Halk Edb.’da kullanılmıştır.


Hece Ölçüsünde Kalıpların Kullanılışı:
1. İkili, üçlü, dörtlü, beşli kalıplar genellikle atasözleri, deyimler, tekerlemeler, bilmeceler ve türkülerin kavuştak bölümlerinde kullanılır. Bazı ilahilerde de bu kalıp kullanılmıştır.
2. Altılı kalıp ilahi ve nefes türlerinde görülebilir.
3. Yedili kalıp genellikle manilerde kullanılmıştır.
4. Sekizli kalıp daha çok semai ve varsağılarda kullanılmıştır.
5. Dokuzlu kalıp ata sözleri ve deyimlerde görülür.
6. Onlu kalıp da ata sözleri ve deyimlerde görülür. Az da olsa türkülerde kullanılmıştır.
7. Onbirli kalıp en çok kullanılan kalıplardandır. Daha çok koşma ve destanlarda örülür. Cumhuriyet döneminde de kullanılmıştır.
Kafiye ve redif:Mısra sonlarında, farklı kelimelerdeki ses (harf) benzerliğine kafiye denir. Kafiyenin oluşabilmesi için mısra sonundaki kelimelerde şu özellikeleri  aramak gerekir:
          a) Ses benzerliği olan kelimelerin farklı kelimeler olması gerekir.
          b) Ses benzerliği olan kelimelerin yazımının aynı olması gerekir.   
          Altın da bir pula olur mu kabil
          Ehli ile konuş olasın ehil
          Cahille konuşma olursun cahil
          Kişi ayarından düşer mi düşer
         Yukarıdaki şiirde "il" seslerinde kafiye vardır. Ses benzerliğindeki seslerde, ses sayısının artmasına göre kafiye çeşitli kısımlara ayrılır:
a) Yarım Kafiye: Mısra sonlarında tek ses benzeşmesine dayanan kafiye  türüdür. Aslında, bu benzeşmenin sessiz harflerde olması gerekir. Halk edebiyatında yarım kafiye çok kullanılmıştır.
          Mehmed'im sevinin başlar yüksekte!
          Ölsek de sevinin eve dönsek de
b) Tam Kafiye: Mısra sonlarında iki sesin benzeşmesine dayanan kafiye  türüdür.    
          Nasihatim sana: Herzeyle iştigali bırak
          Adamlığın yolu nerdense bul da girmeye bak
c) Zengin Kafiye: Mısra sonlarında üç ve daha fazla sesin benzeşmesiyle meydana gelen kafiye çeşididir.
          Her şey akar su, tarih, yıldız, insan ve fikir
          Oluklar çift, birinden nur akar birinden kir
d) Tunç Kafiye: En az üç sesten oluşan bir ya da daha çok kelimenin diğer mısraların içinde geçmesiyle oluşan kafiye türü olarak tanımlanır.
          Mesela:
          İnsan bu, su misali kıvrım kıvrım akar ya
          Bir yanda akan benim öbür yanda Sakarya
          mısralarında bu özellik görülebilmekte ama zengin kafiyeden bir farkı olmadığı açık..
      
 e) Cinaslı Kafiye: Okunuşları ve yazılışları aynı ancak anlamları farklı  olan kelimelerle yapılan kafiye çeşididir. Tunç kafiye sesteş kelimelerle yapılır.   
          Niçin kondun a bülbül
          Dalımdaki asmaya
          Ben yarimden vazgeçmem
          Götürseler asmaya
Yukarıdaki şiirde, ikinci mısrada asma kelimesi "üzüm veren bir bitki"; dördüncü mısrada ise "öldürmek" anlamında kullanılmıştır.



Kafiye Örgüsü (Düzeni)    
       
 Bir mısranın hangi mısra ile kafiyeli olduğunun gösterilmesine kafiye örgüsü denir.  Kafiye düzeninde her mısra bir çizgiyle, kafiyeler de harflerle gösterilir. Çeşitleri şunlardır:
1)Düz Kafiye : aabb biçiminde gösterilir. Birinci mısra ile ikinci mısranın , üçüncü mısra ile dördüncü mısranın  birbiriyle kafiyeli olmasına denir.  Aaab  veya aaaa şeklinde de olur.  Diğer adı mesnevi tarzı kafiyedir.
2)Çapraz Kafiye: Mısraların abab şeklinde kafiyeli olmasına denir.  (abab, cdcd, efef, ghgh..) Genelde halk şiirinde görülür.
3)Sarmal  Kafiye : Mısraların abba, cddc... şeklinde kafiyeli olmasına denir.  İtalyan Edebiyatından gelen sonelerde görülür.
4)Mani Tarzı Kafiye : Dörtlükte birinci, ikinci ve dördüncü mısralar kafiyeli, üçüncü mısra serbesttir.  Aaxa veya aaba
5)Koşma Tarzı Kafiye: Dörtlüklerin ilk üç dizeleri kendi içinde, dördüncü dizeleri de şiirin tümünde kafiyelidir. Bazen ilk dörtlükte çapraz kafiye kullanıldığı görülür.
Aaab, cccb, dddb, eeeb, fffb
Redif: Mısra sonlarında, görevleri aynı olan eklerin, ya da anlamları aynı olan kelimelerin tekrarlanmasına redif denir. Tanımdan da anlaşılacağı  üzere iki tür redif vardır:
          a) Ek Halindeki Redifler     
          b) Kelime Halindeki Redifler
a) Ek Halindeki Redifler: Eş görevli eklerin tekrarlanmasıyla oluşan rediflerdir. Türkçe'deki yapım ve çekim eklerini kavramadan, ek  halindeki redifleri kavramanız mümkün olamayacaktır
          Susuz değirmenlerin ne ile döner çarkı
          Kerem etmeyen beyin fakirden nedir farkı
 Yukarıdaki beyitte, "ı" sesleri, ismin -i hali olduğundan yani, her ikisinin de görevi aynı olduğundan rediftir. Kelimenin köklerinde ise "ark" sesleri   benzeştiğinden bunlar da zengin kafiyeyi oluşturur.Bu beyite pratik yoldan yaklaşırsak: Beyitin birinci mısrasında,  kafiyeye söz konusu olan kelimenin kökü "çark", ikinci mısrada ise kelimenin  kökü "fark"tır. Dolayısıyla, "ı" seslerinin ek olduğu için redif olduğunu pratik yönden söyleyebiliriz. Kelimenin köklerinde kafiye bulunduğundan "ark" seslerinde de zengin kafiye vardır. Fakat, bu pratik yol her zaman işlemeyebilir:
          Kokuyor burnuma Sivr'alan köyü
          Serindir dağları soğuktur suyu
          Yâr mektup göndermiş yadigâr deyi
          Gözünün yaşını sil deyi yazmış
     
 Yukarıdaki dörtlükte, kelimelerin kökleri "köy", "su", "de" dir. Görüldüğü gibi kelimelerin köklerindeki sesler aynı değildir. Acaba burada "y" sesi kafiye olarak mı yoksa redif olarak mı alınacaktır? Oysa, çözüm çok basittir."y" sesi birinci mısrada kelimenin köküne dahil olurken, ikinci ve üçüncü mısralarda yardımcı ses (kaynaştırma ünsüzü)'tir. Yani "y" seslerinin görevi farklıdır. Bu durum da kafiye tanımına uygun olduğundan kafiye olarak kabul edilecektir. Aynı durum İstiklal Marşı'nın üçüncü kıtasında görülmektedir:
          Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
          Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
          Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
          Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
          Yukarıdaki dörtlükte ise, kelimelerin kökleri:
          "yaş", "şaş", "aş" ve "taş" kelimeleridir. Burada da kelimelerin köklerinden sonra
          gelen "a" sesleri kafiye olarak mı yoksa, redif olarak mı alınmalı sorusu akla takılmaktadır. O halde, bu köklere eklenen "a" sesinin görevinin ne olduğunu incelemek gerekir:
      
 İlk mısrada:     yaş    -       a         -         r        -            ı            -        m       
                                kök      yapım eki    geniş zaman    yardımcı ses           I. tekil
                                                                                                                 şahıs eki
          İkinci mısrada:   şaş    -       a         -         r        -            ı            -       m                      
                                  kök     yardımcı ses   geniş zaman    yardımcı ses        I. tekil
                                                                                                                  şahıs eki
          Üçüncü mısrada:   aş    -       a         -         r        -            ı            -        m                      
                                     kök     yardımcı ses   geniş zaman    yardımcı ses      I. tekil
                                                                                                                   şahıs eki
          Dördüncü mısrada:  taş    -       a         -          r        -            ı            -      m                      
                                     kök    yardımcı ses    geniş zaman    yardımcı ses  I. tekil şh.
          Yukarıda da görüldüğü gibi ilk mısradaki "a" sesi ile diğer "a" seslerinin görevleri   farklıdır. Bu özellik sebebiyle, "a" seslerinin kafiye olarak alınması gerekir.
b) Kelime Halindeki Redifler: Aynı anlamdaki kelimelerin tekrarlanmasıyla meydana gelen rediflerdir. Bu tür redifleri mısralarda görebilmek oldukça kolaydır:
          Doğru söylerim halk razı değil
          Eğri söylerim Hak razı değil.
MUHTEVA UNSURLARI
Konu ve Tema : Şiirin anlattığı duygu, durum ya da olaya konu denir. Her duygu ve durum şiirin konusu olabilir. Bir deniz manzarası, sokakta simit satan adam, insanın iç dünyası, savaş vb. her durum şiirde anlatılabilen konulardır.
 Şairin konuyu ele alış biçimine, o konu çerçevesinde okuyucuya vermek istediği düşünceye ya da şiirinde savunduğu teze tema adı verilir. Aynı konuda yazılmış şiirleri birbirinden ayıran unsur temadır.
Dil ve Anlatım : Şiirdeki kelime, kelime grubu, cümle, cümlecik gibi  anlamlı ses  topluluklarının tümüne dil denir.  Bilinen gramer parçalarından oluşan  dil, üslup ile orjinal hale gelir. Şairin anlatım yaparken seçtiği  kelime vb unsurlar onun üslubunu meydana getirir. Her şairin üslubu birbirinden farklıdır. Şiirde orjinal söyleyişler ve ifadeler  vardır. İyi bir şair özgün üslubu sayesinde  çok alışılmış, yıpranmış konuyu bile çekici bir ifadeyle anlatabilir. Şiirde vurgu ve tonlama önemlidir. Bu iki unsurun iyi kullanılmadığı şiirler ahenk yönünden eksik şiirlerdir. Kısacası dil ve anlatım konusunda; dilin anlaşılır, sade, ağır, üslubu güzel, halk dili kullanmış, orjinal ifadeler vardır, vurgu ve tonlamalar yerindedir gibi özellikleri dikkate alınır.
Şiirde zihniyet kavramında çeşitli problemler karşımıza çıkmaktadır. Bunlar;
- Okuyucu tarafından edebiyatın dilinin anlaşılamaması,
- Edebiyatın beslendiği medeniyetin ve zihniyet dünyasının bilinmemesi,
- Gündelik hayatta kullanılan malzemelerin hızla değişmesi,
- Modern bilimin etkisiyle evren hakkındaki ön kabullerin farklılaşması,
- Divan edebiyatına karşı önyargılı bakışın hâlâ devam ediyor olması,
- Dilin bozulması ve buna bağlı olarak estetik zevk yoksunluğunun ortaya çıkması
gibi sorunlar ilk planda hatıra gelenlerdir.
Sorunlardan ilki, büyük oranda sözlük yardımıyla vasat bir okuyucunun üstesinden
gelebileceği bir problemdir. İkinci ve en önemlisi, edebiyatın içinde yetiştiği medeniyet ve
zihniyet dünyası ile hayata, evrene, Tanrı’ya ve eşyaya bakış açısının bilinmemesi veya bunun problem oluşunun farkına varılamamasıdır. Kanaatimizce bu problem hâlledildiği zaman divan edebiyatının anlaşılmasındaki en önemli engel ortadan kalkmış olacaktır. Gerek gündelik hayattaki malzemelerin, gerekse bilim anlayışının değişmesinden doğan kültürel farklılık zaman içerisinde giderilebilir. Edebiyatımızın bu dönemine ait ön yargı, metinlerin anlaşılmasıyla birlikte ortadan kalkacaktır. Okuyucunun dil ile ilgili bilgisi ve buna bağlı estetik zevki de kendiliğinden gelecektir.
Sanat eseri kendi kültürüyle, kendi medeniyetiyle vardır; ve onun içinde bir anlam ifade eder. Bugünün okuyucusu eserleri tarih içindeki yerinden, şartlarından, hepsinden önemlisi değerlerinden ayrı düşünmemelidir. Edebiyatın öğretiminde metinlerin zihinsel arka planı ortaya konmalı, öğrenci medeniyet ve medeniyet tarihinden, o medeniyeti ayakta tutan temel değerlerinden haberdar edildikten sonra metinlerle muhatap edilmelidir. Elbette dünden bugüne değişen çok şey vardır; ama değişmeyen, insanoğlu var oldukça onunla birlikte var olacak şeyler de vardır: Aşk, gurbet, hasret, arzu, güzel-çirkin, fedakârlık, kıskançlık, özveri, hırs gibi. Bunun yanında edebî eserin estetik bir değer taşıdığı, kültüre ayna tuttuğu, acısıyla, tatlısıyla, düşünüş biçimiyle, algısıyla her şeyin edebî esere yansıdığı belirtilmeli, okuyucunun okuyacağı metnin kendisine neler kattığının farkındalığı sağlanmalıdır.
Edebî kıymet taşıyan bir metinle karşı karşıya olan okuyucunun onu anlaması birtakım ön bilgilere sahip olmasına bağlıdır. Metinle okuyucu arasındaki gösterge birliği, metnin ve okuyucunun zihinsel arka planlarının uygunluğu bunların başında gelir. Okuyucunun metnin içinde oluştuğu toplumu, o toplumun zihniyet dünyasını; inanışlarını, tabiata, eşyaya ve insana bakışlarını, nihayetinde ele aldığı, malzeme olarak kullandığı nesneleri algılayış biçimlerini fark edebilmesi gerekir.
Bu durum büyük oranda metnin ana çerçevesini çizer.
  Bir sanatçı, toplum kabullerini, algılayış biçimini, değerlerini, ana kültürünü kolay kolay göz ardı edemez. Sanatkâr, kendi birikimine, zekâsına, sanatçı gücüne, psikolojisine, nesneleri ve olayları algısına ve bunu ifade gücüne göre bu toplumsal, kültürel ana çerçeve içinde eser ortaya koyar. Şairin veya yazarın edebî eserdeki başarı veya başarısızlığında dili kullanma becerisi; kompoze gücü, estetik kaygısı da önemli rol oynar.
Şiirde Anlam ve Ahenk ve Diğer Unsurlar
Şiir, “fikirlerle değil, kelimelerle yazılır.” diyen Mallarme haklıdır. En amiyâne tabirle şaire, hangi kelimeleri yan yana getireceğini bilen adamdır, diyebiliriz. Ünlü düşünürlerden Sokrat, “kendini bil”, Comte’de “söylediğini bil” demiş. Şair, neyi niçin söylediğini ve yazdığını bilen, ilk önce kulağımıza sonra da dimağımıza seslenen adamdır. “Mana”yı sesten ayrı düşünmek, şiirlerimizde malzeme olarak kullandığımız dile hakim olmadığımızı ve onu tanımadığımızı gösterir. Edebiyatımızda, Mallarme’nin sözünden etkilenerek şiir tarifi yapan birçok şairimiz vardır ve kanaatimce en güzel tanımı Cahit Sıtkı yapmıştır:“Şiir kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır.” Bütün bu açıklamalardan sonra şiiri şöyle tanımlayabiliriz:

  Şiir, kelimeleri kullanarak, ritm, armoni ve ahengin tesis ettiği seslerle insanlarda güzel hayâl ve manalar uyandırabilme sanatıdır.
Şairler, ilk önce şiirlerinde kullandıkları kelimelere ses olarak dikkat etmeli, geçmişten bugüne birikimle oluşan geleneği ve dili tanıdıktan sonra ruhundan mısralara akseden sesi, şiirlerinde bilinçli olarak kullanmalılardır. Biz kelimeleri ilk önce duyar sonra manalandırırız. Görmediğimiz, hissetmediğimiz ve anlamını bilmediğimiz bir kavramı, aklımızda canlandırmakta ve kullanmakta zorlanırız. Mesela, “şems (güneş)” sesini duyduğumuz an, sesten hareketle kelimenin hafızamızdaki şeklini düşünür ve en sonunda bu sesin manasına ulaşırız. Yani mana, soyut veya somut varlıklara ait seslerin bize düşündürdüğü anlam kalıplarıdır. Ya duyarak, ya görerek ya da hissederek manaya ulaşırız. Bir anlamda, şiirde ses dış yapıyı, mana da iç yapıyı oluşturur diyebiliriz. Bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünmek, şair için mümkün değildir. Bir kardeş kadar birbirine yakın olan bu mefhumların birlikteliği, şiirin ilk önce ses olarak güzel olmasını sonra da sesten hareketle mana kazanmasını sağlar.
  Şiirde mana, şairin anlatmak istediği midir, yoksa, okuyanın anladığı mıdır? Bu konuda eskilerin söylediği “Şiirin anlamı şairin karnındadır.” sözünü doğru olarak kabul edersek, o zaman okuyucunun anladığı nedir? Buradaki çelişkiyi hem şairin hem de okuyanın gözüyle şiire bakarak çözebiliriz.
Şair, şiirini yazarken, ona kendince bir anlam yükler; bu mana, bazen herkesin anlayabileceği kadar aşikâr, bazen de kimsenin düşünmediği bir şey olabilir. Manayı, kelimenin sadece sözlük anlamı olarak algılarsak yanılırız, kavramların herkeste yarattığı çağrışım farklıdır. Hele hele mısraların bizde uyandırdığı anlam kişiden kişiye göre değişir. Bir şiiri, şair yazdıktan sonra, kaç kişi okumuşsa, mana açısından, okuyan sayısı kadar şiir yeniden yazılmıştır, denilebilir. Seslerin manaları üzerindeki anlaşma, dili doğurur; ancak seslerin ruhumuzdaki yansımaları üzerinde, insanlar arasında bir anlaşma olması mümkün değildir. Hülasa, okuyan her kişi tamamen olmasa da, şiire yeni manalar yükleyebilir.
  Şiir yazarken şair kelimeleri neye göre seçer? Bu tercihte belirleyici olanlar nedir? İlhamı, ilahi noktada arayanlar ne kadar haklıdır? Bu konuda, şairin bilgi, birikim, şahsiyet ve hissedişinin kelime seçiminde etkili olduğu bir vakıadır. Şiirin ilahi bir kaynaktan beslendiği hususu ise muallakta olan bir durum olsa da, şiirin kaynağını herkes kendine göre açıklamaktadır. Şiiri şiir yapan, anlatılandan çok neyin nasıl
anlatıldığıdır. Ses açısından, okuyanı etkileyemeyecek bir söylemin ortaya çıkışı, şiiri eksik bırakır; yani söyleniş itibariyle uygun olmayan kelimelerin yan yana gelişinde sonuç, hüsrandır. Şiiri, bilinçsiz bir şekilde, “içimden geldiği gibi yazıyorum” diye açıklamak, gerçekte şiirin ne olduğunu bilmemek demektir. Bu şekilde ortaya çıkan mısralar, şiirin ilk halidir, ses ve mana açısından şiiri güzelleştirmek için, şiir üzerinde düşünmek ve çalışmak gerekir. Şiirin, bu demlenme ve düzenlenme süresi,
şairin kriterlerine göre değişir. Serbest şiir de dahil olmak üzere, hangi şekli kullanırsak kullanalım, hem kelimeler hem de mısralar arasında bir nizam olmalıdır. Sesler söylenir söylenmez, havada kaybolan bir özelliğe sahiptir. Bu sesleri unutturmayacak yapıya ulaşabilmemiz için gerekli olan (vezin, kafiye, nakarat, iç kafiye, asonans,aliterasyon, tekrarlar...vb.) teknikleri kullanma hususunda şair serbesttir; yeter ki yazılan güzel olsun.
  Malzemesi kelime olan sanatlarla uğraşanlar, anlatabilmenin güçlüğünü her zaman hissetmiştir. Orhan Veli, “Anlatamıyorum” şiirinde “Bilmezdim kelimelerin bu kadar kifayetsiz olduğunu” mısraını söylerken de, bunu dile getirmiştir. Şair, şiirinde kullandığı seslerin nizamıyla manaya yön verir. Çok hoşumuza giden bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirirsek, hem ses güzelliğinin bozulduğunu, hem de manadaki derinliğin kaybolduğunu görürüz. Bu söylediğimi, Yahya Kemal’in aruzla yazdığı, bir mısra üzerinde tecrübe edelim:
“Atlar karışırken ayak altında kalanlar”
Bu mısrada şair, ses güzelliğine, “a, l ve k” seslerini çokça kullanarak ve aruzun musikisi gücünden yararlanarak ulaşmış; bu seslerin yardımıyla, mısradaki sesi, atların koştukları anda çıkan sese yaklaştırmış. Mısradaki kelimelerin yerlerini “ ayak altında atlar karışırken kalanlar”diye değiştirirsek, hem sesin hem de mananın bozulduğunu görürüz. Birçok kişi, şairlerin ses güzelliğine tesadüfi ulaştığı zannedebilir. Bir yere kadar haklı olsalar da, şair, şiirindeki her kelime ve mısraı kurarken birçok dengeyi hesap eden adamdır.
Şairler; kafiye, asonans, aliterasyon, tekrarlar, aruz, hece, iç kafiye, redif ve gönül sesleriyle sağlamakta muvaffak olmuşlardır. Bu şiirleri güzel kılan, manalarının yanında ses olarak yakalanan ahenktir. Yani, şair, güzel sesleri bir araya getirebilen, bu güzelliği hissedebilen ve sesi ustalıkla ortaya kayabilen kişidir.
Büyük şairler, dili ses olarak güzel kullananlar arasından çıkar. “Şiir duyulmak, nesir anlaşılmak için yazılır” diyen ve şiirde ahengi ön planda tutan Haşim haklıdır. Yahya Kemal’in, şiirde olmasını istediği” derunî ahenk” işte budur. Tanpınar’ın, Yahya Kemal’i “Ses” şairi olarak nitelendirmesi ve onu “eski şiirimizden hareketle, bize ait lirizmin esası olan sesi bulmuştur.” tespiti, ne kadar da doğrudur.
Şiirde ve mısrada, yanlış kelime seçimi, belki de şaheser olacak bir eseri eksik bırakabilir. Türk dilini ve kelimeleri, ses ve mana açısından iyi tanımayan şairlerden, güzel mısralar yazmasını beklemek safdilliktir. Dili, sözlüklerden, kurallardan ibaret sananlar, gaflet içinde olan şairlerdir.
Dil canlıdır ve gelişir; şiirleriyle bir musiki oluşturabilen şairlerin adı, hep yaşayacaktır. Günümüz şiirini sadece serbest şiir zanneden, şiirde sesten haberdar olmayan, teknikleri ve geleneği bilmeyen şairlere, Türkçe ve Türk şiiri adına üzülüyorum. Şiiri sadece mana sananlar, şiirin doğasından haberdar olmayanlardır. Şiirin ne demek olduğunu anlamak isteyenleri, Haşim’in şu cümlelerini dikkatlice okumaya davet ediyorum:
“Şairin lisânı; nesir gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücud bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyâde musikiye yakın, ortaklaşa bir dildir.”
TEŞBİH (BENZETME)

Aralarında türlü yönlerden benzerlik ilgisi bulunan iki şeyden zayıf olanı nitelikçe daha üstün olana benzetme sanatıdır. Benzetmede dört öğe bulunur:

Benzeyen (zayıf olan)
benzetilen (üstün olan)
benzetme yönü
benzetme edatı

Bunlardan ilk ikisi temel öğe; son ikisi yardımcı öğedir.
Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü sürmeli
Ali aslan gibi cesurdur
Cennet kadar güzel vatanımız var.
TEŞBİH-İ BELİĞ (UZ BENZETME)

Benzetme unsurlarından ikisi, temel öğeler, kullanılarak yapılan benzetmedir.

Dudaklarının arasından inci dişleri kendini gösteriyordu.
Ceylan gözlüm.
Sırma saçlım
Gül yüzünde güller açar.
O adam tilkinin biridir.

İSTİARE

Bir sözü benzerlik ilgisiyle kendi anlamı dışında kullanmaktır. Yani bir kelimeyi kendisine benzeyen başka bir varlığın yerine kullanmaktır. Benzetmenin asıl öğelerinden (benzeyen-benzetilen) biriyle yapılan benzetmedir. İkiye ayrılır:

A. AÇIK İSTİARE

Kendisine benzetilen öğe ile yapılır. Benzeyen öğe kullanılmaz.

Gökyüzünün kandilleri (yıldız) yanmıştı
Bir med zamanı gökyüzü kurşunla (bulut) örtülü
Havada bir dost eli (rüzgâr) okşuyor tenimizi
Doya doya sevemedim kuzumu (çocuk)
Aslanlarımız bu maçta da iyi mücadele etti.

B. KAPALI İSTİARE

Benzeyen öğe ile yapılır, kendisine benzetilen söylenmez. Ama benzerlik yönü ya söylenir ya da anlaşılır. Her kapalı istiarede aynı zamanda bir teşhis sanatı görülür.

Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi. (insan; boynu bükük, tanıyor)
Yüce dağların başında salkım salkım olan bulut (üzüm; salkım salkım)
Ahmet, kükreyerek rakibinin üzerine saldırdı. (aslan; kükreyerek)
Yedi yıl süren hikâyemizi dinlemiş ihtiyar çınardan. (insan; ihtiyar)

TEŞHİS VE İNTAK (KİŞİLEŞTİRME VE KONUŞTURMA)

İnsan dışındaki varlıkların insana özgü davranışlarla anlatılması sanatına teşhis; onları konuşturma sanatına da intak denir. Her intakta bir teşhis sanatı mutlaka vardır; ama her teşhiste bir intak sanatı da olmak zorunda değildir.

Düşünür ağaçlar aylarca gelecek baharı
Gelin olup süslendin mi yaylalar
Öldüğü gün gök ağlamıştı.
Adam elini uzattı; tam onu koparacağı sırada mor menekşe: “Bana dokunma”diye bağırdı.
Minik kuş:’’Anne beni rüyalar ülkesine götür.’’diye yalvarıyordu.

KİNAYE
Bir sözün, hem gerçek hem de mecaz anlamlarını düşündürecek bir biçimde kullanılması sanatına kinaye denir. Kinayede sözün mecaz anlamı daha ön plandadır. Deyimlerin çoğunda kinaye vardır.

Tuttuğunu koparan ihtiyarlardan biriydi.
(hem gerçekten tuttuğunu koparacak kadar kuvvetli, hem de başladığı işi bitiren biri.)

Onun kapısı her zaman açıktır.
(hem gerçekten kapısı açık, hem de herkesi her zaman kabul edebilir.)

Cep delik cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik
Kevgir misin be kardeşlik.

Burada “cep delik” sözü kinayeli olarak kullanılmıştır. Gerçek anlamının yanında “cebinde para olmaması” anlamına gelir. Önemli olan da bu anlamdır.

Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın

“Taş bağırlı” söz grubu, dağların özellikle taşlardan oluşması yönüyle gerçek anlamda kullanıldığı gibi, “acımasız ve merhametsiz” anlamlarını da yüklenir; bu da mecaz anlamdır. Burada asıl kastedilen mecaz anlamdır.

Dursun, gözü açık bir çocuktur.
İçinizde en yürekli olan gelsin.
Senin yüzün hiç kızarmaz mı?

7. TARİZ

Söylenen sözün gerçek veya mecazi anlam dışında büsbütün tersini kastetmektir. Alaylı, iğneleyici, küçük düşürücü bir dille yapılır.

Aman ne kadar erken geldiniz. (Çok geciken birine dendiğinde tariz olur.)
Ne kadar cömertsiniz. (Cimri birine)
On kadın dövse yorulmaz İhsan Bey. Burada da adam övülür gibi gösteriliyor, ama asıl amaç onun acımasız olduğunu söylemektir.

CİNAS

Ses bakımından (okunuş ve yazılışları) aynı veya birbirine çok yakın; fakat anlamları ayrı olan kelimelerin bir arada kullanılmasına cinas denir.genellikle cinaslı kafiye olarak kullanılır. Sesteş kelimeler cinas için en uygun olanlardır.

Gayet çoktur değil benim yaram az
Bana yardan gayrı cerrah yaramaz

Neden kondun a bülbül kapımdaki asmaya
Ben yarimden geçmezem götürseler asmaya

Şah verdi, filiz sürdü, sinemde yara dalı
Şu cihanda gülmedim, yaradan yaradalı

Kısmetindir gezdiren yer yer seni
Göğe çıksan akıbet yer yer seni
MÜBALÂĞA

Bir durumu, nesneyi, varlığı olduğundan daha az veya fazla göstermeye mübalağa denir.

Dağda yaprak kalmadı, yarama bağlamaktan
Alem sele gitti gözüm yaşından
Akdeniz’in dalgası gönlüm kadar taşmadı

TEZAT SANATI
Aralarındaki bir ilgiden dolayı aynı konu ile ilgili karşıt kavramları ya da özelliklerin bir arada kullanılmasıdır.
*Ağlarım hatıra geldikçe gülüşlerimiz.
*Gülmek ol goncaya münasiptir.
  Ağlamak bu dil-i hazine gerek.
*Neden böyle düşman görünürsünüz.
  Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.
*Bende gördüm güneşin doğarken battığını
HÜSN-İ  TALİL SANATI
Bir olgunun gerçek nedeni bilindiği halde onu başka bir nedenden oluyormuş gibi gösterme sanatıdır.Gerçek sebep inkar edilerek yerine heyecan verecek bir neden gösterilir.Gösterilen neden güzel olmalıdır.
*Ateşten kızaran bir gül ararda
  Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
*Hak-i payine yetem der ömürlerdir muttasıl
  Başını taştan taşa urup gezer avare su.
*O kadar çaldı ki yürekten
  Türküler aşındırdı kavalı.
TECAHÜL-İ ARİF SANATI
Bir nükte yapmak için bildiği bir şeyi bilmezlikten gelmeye tecahül-i arif denir.
*Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
  Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?
*Geç fark ettim taşın sert olduğunu
  Su insanı boğar,ateş yakarmış.
*Göz gördü,Gönül sevdi seni yüzüm mahım
  Kurbanın olam varmı benim bunda günahım.
AKROSTİŞ SANATI
Mısraların baş harflerinin birleşmesi sonucu anlamlı bir kelime veya isim çıkacak şekilde şiir yazmaktır. Divân edebiyatında teşvi, istihracub adlarıyla anılır. Eski Yunan ve Latin edebiyatlarında da vardır.
Nasıl ağlar hazan erince yapraklar
İntizar ile bî-mecâl sararıp düşerken
Hayâli kaplar ufku geçen yazın
Artık sâde hâtırası kalacaktır
Leylâklarda müteessir solan
TELMİH

Herkesçe bilinen bir kişi, bir olay veya inanışa şiirde işaret etme sanatına telmih denir.

Gözyaşı döksem Nuh tufanına denk

Vefasız Aslı’ya yol gösteren bu
Kerem’in sazına cevap veren bu

Bedr'in aslanları ancak bu kadar şanlı idi
DİVAN EDEBİYATI
13. Yüzyıl'ın sonlarından 19. Asrın ikinci yarısına kadar devam etmiş; düşünce yapısını İslam dininden, tasavvuftan, Arap ve Fars edebiyatından almış; estetik kaidelerini ise Arap, özellikle de Fars edebiyatından almış; Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaların büyük ölçüde yer aldığı, kendine has sanat anlayışı, sınırlı duygu dünyası olan Türk edebiyatına Divan Edebiyatı denir.
Havas Edebiyatı, Enderun Edebiyatı, Medrese Edebiyatı, Yüksek Zümre Edebiyatı, Saray Edebiyatı adlarıyla anılan bu edebiyat, daha çok Divan Edebiyatı adıyla anılmış ve yaygınlaşmıştır. Bunun nedeni şairlerin şiirlerini topladıkları eserlere 'divan' denilmesidir.
Türklerin İslam dinini kabul etmelerinin ardından, toplum yapılarında köklü değişikler olmuştur. Arapça, din ve ilim dili; Farsça ise kültür ve edebiyat dili olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle dilimize Arapça ve Farsça'dan kelime ve terkipler girmeye başlar ve Osmanlıca denilen karma bir dil ortaya çıkar. Osmanlıca, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu bir Türkçe'dir.
Divan edebiyatı beyit bütünlüğüne dayanmaktadır. Bu şiirde mana her şeydir. Şairin söyleyeceklerini edebi sanatlarla süslemesi şarttır. 'Ne' söylenildiği kadar, söylenilenin 'nasıl' söylendiği de önemlidir. Gerçek yenilik, kimsenin aklına gelmemiş olanı söylemek, gidilmemiş yoldan gitmektir.
Divan edebiyatı bütün yazılı edebiyatlar gibi iki ana kolda gelişme göstermiştir:
1-Şiir
2-Düzyazı
     Şiirin Kuruluş Dönemi(Xiii.Yy-Xv.Yy'ın Ilk Yarısı)
      Geçiş Dönemi(Xv.Yy'ın Ikinci Yarısı-Xvi.Yy'ın Başları)
     Olgunluk Dönemi(Xvi.Yy'ın Başları-Xviii.Yy'ın Ilk Yarısı)
      Çöküş Dönemi(Xviii. Yy'ın Ikinci Yarısı-Xix. Yy'ın Ilk Yarısı):
       SANAT ANLAYIŞI
Divan edebiyatının sanat anlayışı iki bölümde incelenebilir:Şiirde;düzyazıda.Divan şiirinde ozanın amacı "hüner ve marifet"göstermektir;ama Divan edebiyatı ozanı bütünüyle özgür değildir:Belirli nazım biçimleri,konuları nazım biçimlerine göre saptama,ölçü(vezin),mazmun yapısı,vb. özellikler,ozanı sınırlandırır. Malzemeyi hazır bulan, geleneği iyi bilen Divan edebiyatı ozanı,bu durum karşısında yapacak tek şey bulmuştur:Şiiri bir kuyumcu titizliğiyle işlemek.Bu aşamada sanatçı,duyarlılığını ve yeteneğini sonuna kadar kullanmak zorundadır.Yeni mazmunlar (bikr-i mazmun)bulma,söz ve anlam sanatlarını ince bir beğeniyle kullanma, dinleyenler üstünde etki bırakma,gözetmesi gereken belirli noktalardır.Düzyazıdaysa durum farklıdır.
        DÜNYA GÖRÜŞÜ ŞERİAT VE TASAVVUF
Divan edebiyatı dünya görüşü bakımından şeriat ilkelerini ve tasavvufa bağlıdır. Evrenin yaratılışı, varlıkların oluşması, doğa, eşya, insan gibi konu ve sorunlar hep şeriat ve tasavvuf açısından eli alınmış ve değerlendirilmiştir. Tasavvuf yoluna giren ozan için amaç, mutlak güzellik olan Tanrı'ya kavuşmaktır.Bu da ancak maddeden sıyrılıp benliği yitirmek ve aşk(dervişlik) yoluna girmekle olur.İlahi aşk, maddi aşkla başlar;dünya üstündeki bir güzele aşık olan ozan, bu durumu soyutlama yoluyla ilahi aşka dönüştürür ve Tanrı'nın benliğine kavuşmaya çalışır.
DİL VE ANLATIM
Divan edebiyatı, dil bakımından Arapçanın ve Farsçanın büyük ölçüde etkisinde kalmış, şiir ve düzyazı türlerinde ortaya konulan yapıtlar, o dönemin sanat anlayışı gereği Arapça ve Farsça sözcükler, tamlamalar, dilbilgisi kurallarıyla yüklü bir hal almıştır.Süslü düzyazıda, ulaç, bağlaç ve fiillerin dışında herhangi bir Türkçe sözcüğe rastlanmaz. Anlatımda, çok çeşitli yollara başvurulmuştur.
ÖLÇÜ
Divan şiirinde, Arap kökenli bir ölçü kullanılmıştır. Aruz adı verilen bu ölçü sisteminde açık ve kapalı heceler çeşitli aruz kalıplarında kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanmışlardır.
Aruz: Divan şiirinin ölçüsü "aruz"dur. Aruz'da açık ve kapalı heceler çeşitli kalıplarda, kendilerine özgü bir düzen içinde sıralanır. Şairler eserlerini yazarken seçtikleri kalıba mutlaka uymak zorundadır. Aruz, esas olarak hecelerin uzunluğu kısalığı temeline dayanan şiir ölçüsüdür. İlk kez Arap dilcisi İmam Halil bin Ahmed tarafından kullanıldı. Türklerin İslamiyet'i kabul etmelerinden sonra medrese kültürü ile yetişen şairlerin Farsça'yı edebiyat dili olarak benimsemeleri, aruzun Türk edebiyatına da girmesine yolaçtı.
Aruzda heceler uzun ve kısa olarak ikiye ayrılır. Uzun heceler çizgi (-), kısa heceler nokta (.) ile gösterilir. Uzun ve kısa heceler çeşitli biçimlerde yan yana gelerek kalıpları oluşturur. Aruzda sözcükleri ses özelliklerini bozmadan kullanmak her zaman olanaklı değildir. Bu yüzden heceleri kimi zaman uzun, kimi zaman da kısa okumak gerekir. Sık rastlanan bu iki duruma imale (uzun okuma) ve zihaf (kısa okuma) denir. Zihaf, aruzda kusur sayılır.
ARUZ KALIPLARIYLA İLGİLİ UYGULAMALARIN CEVAPLARI

Memleket bit / ti, yine bit / medi hâlâ / sen, ben....         yine: imale
_ . _ _ / . . _ _ / . . _ _ / _ _                                 büyük olmaz: ulama
Bize bu hâl / ile bizden / büyük olmaz / düşmen (Namık Kemal)   bu: imale
. . _ _ / . . _ _ / . . _ _ / _ _
Feilâtün / Feilâtün / Feilâtün / Feilün
(Fâilâtün) (Fa'lün)


Hayır mâtem senin hakkın değil, mâtem benim hakkım:         bilmez âfâkım.: ulama
. _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez âfâkım. (Mehmed Âkif Ersoy)
. _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _ / . _ _ _
Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün

Saçma ey göz / eşk[i]den gön / lümdeki od / lare su     eşk: medli hece
_ . _ _ / _ . _ _ / _ . _ _ / _ . _                                            (bir buçuk)
Kim bu denlü / tutuşan od / lare kılmaz / çâre su (Fuzûlî)
_ . _ _ / _ . _ _ / _ . _ _ / _ . _                                   altı çizili hecelerde imale var.
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün


Dinle neyden / kim hikâyet / etmede
_ . _ _ / _ . _ _ / _ . _
Ayrılıklar / dan şikâyet / etmede
_ . _ _ / _ . _ _ / _ . _ Nahifî
Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün


Ne Süleymân / ne Selîm'in / kuluyuz
. . _ _ / . . _ _ / . . _
Hazret-i Rab / bi rahîmin / kuluyuz (Esrar Dede)
_ . _ _ / . . _ _ / . . _
Feilâtün / Feilâtün / Feilün
(Fâilâtün) (Fa'lün)
DİVAN ŞİİRİNDE KONULAR
Divan şiirinde işlenen konuların başlıcaları aşk, doğa, İslam mitolojisi, içki, eğlence, ölüm, hikemi (felsefe) düşünce ve övgüdür. Ayrıca özellikle 17.yüzyıldan başlayarak gündelik yaşam da bir ölçüde şiire yansımıştır. Bütün bu konular, Divan Edebiyatı'nın temel dünya görüşüne bağlı olarak dinsel idealizm ve bireyi yaşamdan soyutlama çerçevesinde ele alınır.
AŞK:
Divan edebiyatında aşkın maddi ve tasavvufi olmak üzere iki biçimde yansıdığı görülür.
Ozanlar, maddi aşktan söz ederlerken,"mazmun" denilen kalıplaşmış sözlere başvurarak bir "sevgili tipi" çizerler.
Bu, boyu "servi", saçları "gece ya da yılan",kaşları"yay",kirpikleri "ok",ağzı "nokta" gibi bir varlıktır. Görüldüğü gibi, Divan ozanının tasarladığı sevgili, dış görünüşüyle yaşamdaki kadınlara benzememektedir. Divan ozanı, seven ile sevilen arasında buna uygun bir ilişki tasarlar. Seveni kul, sevileni sultan diye niteler.
DOĞA (TABİAT).
Divan şiirinde ne insan doğası,ne de dış dünya gerçekçi biçimde anlatılmıştır.Doğanın betimlenmesinde çoğu kez"süslü anlatım" kaygısı ön plana çıkar.Bu da, anlatılan doğayı cansız bir nese, bir resim haline getirir. Kısacası, Divan şiirinde gerçek anlamıyla bir doğa yoktur.
İSLAM MİTOLOJİSİ:
Geleneksel sözlü ve yazılı Türk Edebiyatında Şamanizim, Budizim, Maniheizm gibi dinlerin
"evrendoğum"a ilişkin inançları yansımaktaydı.
  Evrendoğum inancının yanısıra İslam mitolojisine ilişkin kimi efsaneler de Divan şiirinde sık sık yer alır. Bunların bir bölümü Kuran'da anlatılan "kıssa"lardır:Yusuf ile Züleyha, İskender'in yaşamı gibi.


İÇKİ VE EĞLENCE:
Divan şiirinde çok kullanılan konulardır. Özellikle gazellerde ve 18.yy.dan sonra şarkılara da yansır. Bu konular,"gülelim eğlenelim kam alalım dünyadan" anlayışı çerçevesinde işlenmiştir. Özünde yaşamın geçici olduğu anlayışına dayanır.
  Divan ozanları yaşamın geçiciliği karşısında rintçe bir tavır takınmaya çalışırlar.(Rint:1.dinin yasaklarına pek uymayan kimse, 2. dünyaya karşı kayıtsız davranan kişi)Ozanlar rintçe yaşamaktan yana bir tavır takınarak, katı dinsel kurallara göre düşünen ve yaşayan "zahit"leri kınarlar.
ÖLÜM:
Divan Edebiyatı'nda ölüm bir tür "göç" olarak algılanır.Yaşamdan göçen kişinin hüznü Divan şiirine yansır. Bir de başkalarının, özellikle padişah ya da öteki devlet yöneticilerin ölümü karşısında duyulan acı ve üzüntü vardır.
"Mersiye" denilen şiirler hep bu konuyu işler.
ÖVGÜ:
Divan Edebiyatı'nın en yapmacıklı konusu övgüdür."Kasideler" bu konuda yazılır.Padişah ya da yüksek rütbeli yetkilileri överek maddi çıkar sağlayan Divan ozanları,bunu adeta alışkanlık haline getirmişlerdir.
Divan edebiyatının tanımını yaparken özellikle iki noktayı göz önünde tutmak gerek.
a)Tarihsel Kesit:Osmanlı elitesinin sanatı olarak ortaya çıkan bu edebiyat,13.yüzyıldan 19.yüzyıla değin varlığını sürdürür.
Dikkat edilirse bu, Osmanlı devletinin kuruluşundan yıkılışına uzanan zaman kesitidir. Ancak, Divan Edebiyatı, nitelik yönünden Anadolu dışında 11. yüzyıldan itibaren gelişen İslami edebiyatın da bir uzantısı sayılmalıdır.
b)Kültürel Yapı:Bu edebiyat, eski Türk kültürüne değil, Ortadoğu İslam kültürüne bağlıdır. Getirdiği dünya görüşü, zevk anlayışı, konular, dil ve biçim bakımından İslam kültürünün yarattığı ortaklaşa anlayışı yansıtır. Burada söz konusu olan, Osmanlı, Arap ve Fars kültürlerindeki ortaklaşa niteliklerdir.
 Beyit: Şiirde sonları uyaklı, iki dizeden oluşan, kendi içinde bağımsız bir yapısı ve anlam bütünlüğü bulunan birimdir.
Mısra (dize): Manzum edebiyat yapıtlarının her bir satırına verilen isimdir. Bir ölçüye uygun olarak söylenmiş beyitin yarısına da mısra denir. En küçük anlamlı nazım birimi olan mısra, bir şiirin parçası olabileceği gibi, bağımsız bir bütün de olabilir.
Bend (kıta): Şiirde iki ya da daha çok mısradan oluşan birimdir. Şiirin içeriği ve biçimine göre düzenlenir. Kıtanın yapısını şiirin ölçüsü, uyak düzeni ve mısra sayısı belirler. İki beyitlik kıtalara divan şiirinde rubai, halk şiirinde dörtlük denir.
DİVAN NAZMININ ÖZELLİKLERİ:
Biçim yönünden:
a)Dil;Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklüdür.
b)Nazım birimi beyittir. Her beyitte anlam bütünlüğü vardır.Beyitler ayrı duygu ve düşünceleri dile getirdiğinden
şiirin tamamında konu birliği görülmemektedir.
c)Ölçü aruzdur. Aruz ölçüsü Türk dilinin yapısına uygun olmadığından,şairler Arapça,Farsça söz ve tamlamaları fazla
oranda kullanmak zorunda kalmışlardır. Bu durum Türkçe'nin gelişmesini geniş ölçüde engellemiştir.
d)Divan şiirinde "göz kafiyesi" anlayışına bağlı kalınmıştır.
e)Şiirler, Arap ve Fars edebiyatından alınan kaside,gazel,mesnevi,rubai...gibi değişmez nazım biçimleriyle yazılmıştır.
f)Tevhit, Münacaat,na't,mersiye,hicviye...gibi nazım türlerinde eserler verilmiştir.
DİVAN NESRİNİN ÖZELLİKLERİ:
Divan nesri,edebi nesir,tarih nesri ve didaktik nesir diye üç bölüme ayrılır.Bunların ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:
a)Divan nesri,tarih,tezkire(biyoğrafi), münşeat(resmi yazı ve mektuplar), seyahatname(gezi yazısı) ,ahlaki ve felsefi
yazılar,hikayeler gibi belirli birkaç türde yazılmıştır.Batı'da olduğu gibi her türde (roman,tiyatro,eleştiri,deneme...)
eser yazılmamıştır.
b)Divan nesri,"sade nesir" ve "süslü nesir" olmak üzere iki biçimde oluşmuştur.Halk için yazılanlar ile bazı tarih
kitapları sade nesirle,aydınlar için yazılan eserlerin çoğu ise süslü nesirle yazılmıştır.
c)Anlatımda amaç,düşünceyi yansıtmaktan çok sanatlı anlatım ustalığı göstermektir.
d)Kullanılan söz ve tamlamaların tamamına yakını Arapça ve Farsça'dır.
e)Bağ-eylemlerle gereksiz yere birbirine bağlanan cümleler çok uzundur.Bu nedenle anlatılanları kavramak zordur.
f)Cümlelerde seci (düzyazıda uyak),"ki" ,"ve" bağlaçlarına çok yer verilmiştir.
g)Noktalamaya yer verilmemiştir.
h)Cümleler söz sanatlarıyla yüklüdür.
ı)Eserlerde hikaye etme ve betim bölümlerinde duygu ön plandadır.
i)Tarih kitaplarının betim bölümleri süslü,konuşma ve anlatım bölümleri sadedir.
j)Didaktik nesirler, din,tasavvuf,eğitim,ahlak,hukuk konularında yazılmıştır.Bilgiler genellikle Doğu kaynaklarından
alınmış,skolastik çağın metafizik ve bilimsel görüşlerine bağlı kalınmıştır.
k)Edebi nesire "inşa",yazarlarına da "münşi" adı verilmiştir.
Divan Edebiyatının Genel Özellikleri:
*Şiirde aruz ölçüsü kullanılmıştır.
*Tüm şairlerin kullandığı,mazmunlar (kişileşmiş,kalıplaşmış sözler) kullanılır.
*Dil süslü ve sanatlıdır.Arapça ve Farsça kelime ve tamamlamalara sıkça yer verilir.
*Şiirde konu bütünlüğü aranmaz.Beyit bütünlüğü esastır.Her beyit ayrı bir konuyu işler.
*Anlamdan çok söyleyiş önemlidir.Ne söylediği değil nasıl söylediği önemlidir.
*Kafiye göz içindir.Genellikle zengin kafiye kullanılmıştır.
*Şiire başlık konmaz.Her şiir redif veya türünün adı ile anılır.
*İnsanın iç dünyasına yönelik soyut ve kitabi edebiyattır.
*Özgün değil taklitçidir.(Arap ve Farsça edebiyat etkisindedir.
*Nazım birimi olarak gazel,kaside,Rubai gibi Arap ve Fars edebiyatından alınan nazım şekilleri kullanıldığı gibi tuyuğ ve şarkı gibi divan edebiyatının Türklerin kazandırdığı nazım şekilleri de kullanılmıştır.
GAZEL
*Aşk ayrılık hasret ölüm gibi lirik konuların işlendiği şiir türüdür.
*Türk edebiyatına İran edebiyatından girmiştir.
*İlk edebiyat ‘’matla son beyitine makta’’denir.
*En güzel beyite  beytül gazel denir.
*Son beyitte şairin mahlası yer alır.
*Gazelin bütün beyitlerinde aynı konu işleniyorsa buna yek-ahenk gazel denir.
*Bütün beyitleri aynı güzelliğe sahipse yek avaz gazel denir.
*Aşka ilişkin acı, mutluluk gibi içli duyguların dile getirildiği gazeller "aşıkane", içki, yaşama boş verme, yaşamdan zevk alma gibi konularda yazılanlara "rindane" denir.
*Beyit sayısı 5-15 beyit arasındadır.
*İlk beyit kendi arasında kafiyelidir.Diğer beyitlerin ikinci beyitleri birinci beyit ile kafiyelidir.Yani aa,ba,ca,da,ea şeklinde
KASİDE

*Kelime anlamı “kastetmek, yönelmek”tir. Terim anlamı, “belli bir amaçla yazılmış manzume”dir.
*Arap edebiyatından alınmıştır.
*Beyitlerle yazılır
*Bölümlerden oluşur. Nesib/Teşbib (giriş), girizgâh, tegazzül, methiye, fahriye dua. (Aşağıda anlatılacak)
*Türk edebiyatında, din ve devlet büyüklerini övmek için yazılan şiirlerdir.
*Beyit sayısı genellikle 33-99 arasındadır. Ama daha az veya çok da olabilir.
*Kafiyelenişi gazeldeki gibidir: aa xa xa xa xa xa ...
*Türüne, giriş bölümünün konusuna veya redifine göre isimlendirilebilir. Rediflerine göre: Su *Kasidesi (Fuzulî), Güneş Kasidesi (Ahmet Paşa)... Konularına göre tevhit, münacat, naat, methiye olmak üzere türlere ayrılabilir. (Nazım türleri başlığı altında anlatılacak.)
*İlk beytine matla; son beytine makta; en güzel beytine beytülkasid; mahlâs beytine de tac beyit denir.
*Nefi, kasideleriyle meşhurdur.

Kasidenin Bölümleri
a. Nesib (teşbib)
*Kasidenin giriş bölümüdür.
*Şiir yönünden en ağır basan bölümdür.
*Bir tabiat tasvirinin yapıldığı veya sevgilinin güzelliklerinin anlatıldığı bölümdür.
*Bu bölümün konuları bahar, kış, yaz, Ramazan, bayram, nevruz, hamam, gül, sünbül, güneş, söz ustalığı, kalem, gece, savaş, at veya bir güzel olabilir.
*Kasideler bu bölümde ele alınan konuya göre adlandırılır.
b. Girizgâh (giriz)

*Asıl konuya giriş yapmak üzere düzenlenmiş en fazla iki beyitlik bölümdür.

c. Medhiye

*Kasidenin sunulduğu kişinin, yani padişahın veya bir devlet büyüğünün övüldüğü bölümdür.
*Bu bölümde abartılı ve sanatlı bir övgü vardır.

d. Tegazzül

Şairin, genellikle medhiyeden sonra bir gazel söylediği bölümdür. Her kasidede bulunmaz.

e. Fahriye

Şairin kendini övdüğü bölümdür. Burada da şair abartılı bir ifade kullanır.

f. Dua

Şairin, kendisi ve övdüğü kişi için Allah’tan yardım dilediği bölümdür. Bu bölümde şairin mahlâsı geçer ve bu mahlâs beytine “taç beyit” ya da “şah beyit” denir.

Kasidenin en güzel beytine beytü’l-kasid denir.

MESNEVİ
*Kelime anlamı “ikili, ikişer ikişer”dir.
*İran edebiyatından alınmış nazım şeklidir.
*Klâsik halk hikâyeleri, destanî konular, aşk hikâyeleri, savaşlar, dinî ve felsefî konuları işlenir
*Mesneviler öğüt verici bir olayı anlatan uzun şiirlerdir.(savaş,aşk,tarihi olaylar,din ve tasavvuf)
*Mesneviler Divan edebiyatında bir bakıma günümüzdeki roman ve hikayenin yerini tutuyordu.
* Divan edebiyatının en uzun nazım şeklidir Beyit sayısı sınırsızdır.
*Her beyit kendi arasında kafiyelidir.(aa,bb,cc,dd...)
*Aruzun kısa kalıpları ile yazılır.
*Beş mesnevinin bir araya gelmesiyle hamse oluşur
*Mevlânâ, Fuzulî, Şeyhî, Nabî ve Şeyh Galip (Hüsn ü Aşk) önemli hamse şairlerimizdir.
*Türk edebiyatında ilk mesnevi Yusuf Has Hacib'in Kutadgu Bilig adlı yapıtıdır.
*Mevlana Celaleddin Rumi'nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da "Mesnevi" adını taşımaktadır.

ŞARKI:
Türklerin Divan edebiyatına kattığı nazım şeklidir.
Aşk ve güzellik konularını işler
Bestelenmek üzere yazılmış şiirlerdir.
Bu yüzden bent sayısı azdır.
Konu genellikle aşk, sevgi, sevgili, içki ve eğlencedir.
Kafiye düzeni murabbaa benzer. Ama farklı da olabilir:
aaaa bbba ccca …
SONE
Servet-i Fünun döneminde Fransız edebiyatından alınmıştır.
On dört mısradan oluşur.
Özellikle lirik konular işlenir.
Kafiye şeması: abab  abba  ccd ede
HALK EDEBİYATI
    "Halk Edebiyatı”terimi, en genel anlamda "halkın yarattığı edebi ürünler"i karşılar. Öyleyse halk edebiyatı, halkın kültüründen kaynaklanan, aydınların dışında gelişen, geleneğe bağlı bir edebiyattır. Başlıca özelliklerinden birisi de sözlü olmasıdır.   Sözlü olduğu için, halk arasında dilden dile geçtikçe zaman, şahıs, bölge faktörlerine bağlı olarak değişikliğe uğrar. Halk edebiyatı kavramını da sınırları kesin çizilmiş değildir. Geniş bir ifadeyle, divan edebiyatı dışında kalan saz ve tekke şiiri türündeki verdiği ürünlerle malzemesi dile dayanan atasözleri, destanlar, masallar, hikayeler, fılralar, bilmeceler, maniler, türküler, ağıtlar ninniler, meddah, karagöz, ortaoyunu, kukla, vb...
Halk Edebiyatının Ortak özellikleri:
a)Dil halkın konuştuğu Türkçe'dir. Bununla birlikte İslam uygarlığı etkisiyle halkın konuşma diline bazı yabancı sözcükler girdiğinden, halk şiiri az da olsa bundan etkilenmiştir. Özellikle XVI.yüzyıldan sonraki halk şiirinde bu etki daha çok görülmektedir.
b)Halk edebiyatında şiirle müzik içiçedir. Şiirler, saz şairi ya da "aşık" adı verilen sanatçılar tarafından saz eşliğinde çalınıp söylenir.
c)Şiirlerde kullanılan ölçü hece ölçüsüdür.
d)Çoğunlukla yarım kafiye ve uyak kullanılır.
e)Nazım birimi dörtlüktür.
f)Nazım biçimleri koşma, türkü, mani, destan, semai, varsağı, ilahi...vb.'dir.
g)Aşk, özlem, gurbet, ölüm, doğa ve yurt güzellikleri ile  sevgisi, yiğitlik, din, yakınma, kıskançlık, özgürlük temleri işlenir.
h)Bazı şiirler konularına göre dlandırılır:Güzelleme,koçaklama,taşlama,ağıt,şadhiye,ilahi,nefes..vb.
ı)Dil sadedir.
i)Şiirin son dörtlüğünde şairin adı geçer.
j)Halk şiirinde de Divan şiirinde olduğu gibi kalıplaşmış mazmunlara yer verilir. Örneğin,"boy" için selvi, "diş" için inci,"yüz"için buğday beniz,"dil" için şirin dil, "güzellik" için yeşil başlı ördek, "bakış" için yavru balaban bakış, "göz" için ela göz gibi.
Ancak halk şairlerinin bunlara sıkı sıkıya bağlı kalmadıkları, kuralların dışına çıkarak kişisel görüşlerini de dile getirdikleri görülmektedir.
Bizde de Ziya Gökalp,Fuat Köprülü,Rıza Tevfik, A.Kutsi Tecer P.Naili Boratav, Şükrü Elçin gibi bilginler ve sanatçılar halkın tasarrufundaki gelenek mahsulü eserleri Türkçede  tercüme yoluyla “halk edebiyatı” diye adlandırdılar.
      Halk edebiyatının dili, Türk halkı arasında yaşayan konuşma dilidir. Divan edebiyatının aksine Arapça ve Farsça kelimeler  çok az geçmiştir. Bunlar da ,Türklerin  hayatında önemli yer  tutan  dini kelime kavramlardır.Halk edebiyatında İslamlık öncesi pek çok unsur İslami karıştırılarak inanç sistemi uygun hale getirilmiştir. Üç kolda gelişir:
    1)Anonim ürünler: Sanatçısı bilinmediği için halkın ortak malı sayılan tüm yaratımlar.(Türkü,mani, masal, halk öyküsü...vb)
    2)Aşık Edebiyatı (Saz şiiri)
    3)Tekke Edebiyatı (Tasavvuf )
1. Anonim Halk Edebiyatı Başlıca Özellikleri            
    1-Sözlü bir edebiyattır. Bu nedenle ürünler, söylendikleri dönemin ve yörenin dil özelliklerini taşır.
    2-Ürünlerin dili halk dilidir.
    3-Manzum ürünlerin nazım birimi dörtlüktür.
    4-Manzum ürünlerin ölçüsü hece ölçüsüdür.
    5-Şiirde genellikle yarım uyak kullanılmıştır.
    6-Destan, masal, halk öyküsü gibi bazı ürünlerde olağanüstülüklerle örülü bir anlatım vardır.
    7-Anonim halk edebiyatı ürünleri, halkın mizah anlayışını, keskin zekasını, değer yargılarını yansıtır.
    8-Anonim halk edebiyatında işlenen konular aşk, doğa, ölüm, özlem, yiğitlik, toplum yaşamı gibi konulardır.
MANİ:
Dört dizeden oluşur.7'li hece ölçüsü kullanılır. aaba düzeninde uyaklanır. Çoğu rediflidir. Asıl konu aşktır. Toplum yaşayışıyla ilgili her şey maniye konu olabilir. Manilerin bir çoğunda kafiyelerin cinaslı olduğu görülür. Genellikle dört dizeden oluşan maniler, çoğunlukla 7‘li hece ölçüsüyle söylenmişlerdir. Manilerde çok kere birinci, ikinci dizeler hazırlayıcı küçücük tablolar şeklindedir;asıl amaç üçüncü ve dördüncü dizelerde açıklanır. Manilerin uyak düzeni aşağıdaki şekil gibidir.
-----a
                       -----a
  -----x
  -----a                                                      
"Kara gözler kara gözler
Kararmış kara gözler
Gemim deryada kaldı
Yelkenim kara gözler"
Türkü
Anonim halk şiiri nazım biçimidir. Ezgiyle okunan ve bentlerden oluşan, genellikle yaratıcısı belli olmayan bir şiir biçimidir .Söyleyeni belli olan Türküler de vardır. Türkü, yapısı yönünden iki bölümden oluşur. Birinci bölüm türkünün asıl sözlerinin bulunduğu bölümdür. Buna bent adı verilir. İkinci bölüm ise her bendin sonunda tekrarlanan nakarattır. Buna kavuştak ya da bağlama denir. Türküler 7’li,  8’li (4+4=8) veya 11’li (4+4+3=11) hece ölçüsü ile söylenir. Aşk, tabiat, sevgi ve güzellik konuları işlenir. Türküler, doğayı, aşkı, ayrılığı, ölümü, kahramanlik ve askerliği, günlük yaşamin türlü olaylarını konu edinir. Kına gecesi, düğün, iş, oyun türküleri vardır.
2. AŞIK EDEBİYATI (SAZ ŞİİRİ)
     *Aşık Edebiyatı; Anadolu'da, XVI.yy.dan sonra gelişen,Anonim Halk,Tekke ve Klasik Edebiyatlarımızın etkisinde gelişen orta tabaka edebiyatımızdır.Halk arasında yetişen saz şairlerinin meydana getirdiği edebiyattır.
     *Aşık Edebiyatımızda nesir yoktur. Aşık edebiyatı din dışı bir edebiyattır.Aşık adı verilen şairlerin bağlama,cura, tanbura gibi sazlarlasöyleyip çaldıkları sözlü,besteli edebiyat türüdür.
    * Aşıklar,sözlü olarak süregelen edebiyatımızı ünlü aşıklar yanında öğrenir.,onlardan mahlas alır.Aşıklığın tüm özelliklerini  öğrendikten sonra sazlarıyla diyar diyar dolaşırlar.Sazla söz artık geçim kaynağı olmuştur.
    *Halk şiirimizi oluşturan biçimler"dörtlük"biriminden doğar.Uyak düzeni mani tarzı (aaxa) ya da koşma (abab/bbba/ccca...)(abcb/dddb/eeeb...)tipidir.
Genel Özellikler
a.Anlatım söze dayanır.
b.Nazım birimi dörtlüktür.
c.Vezin hecedir.
d.Genellikle yarım ve cinaslı kafiye kullanılmıştır.
e.Şiirlerinin belli adı yoktur. Şiirin sonunda şairin adı yada mahlası geçer.
f.Şiirlerde konu bütünlüğü yoktur.
g.Şiirler saz eşliğinde söylenir.
h.Şiirlerde sade bir dil kullanılmıştır.
i.Divan şiirlerine göre daha çok hayata ve gerçeğe yöneliktir. Halkın sorunlarıyla ilgilenir.
KOŞMA
*Âşık edebiyatında en çok sevilen ve kullanılan nazım şeklidir.
*Dört dizeli bentlerden oluşur.
*Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır.
*11’li hece ölçüsüyle (6+5 ya da 4+4+3 duraklı olarak) yazılır/söylenir. 4+3 ve 4+4 kalıbıyla söylenmiş koşmalar da vardır.
*Şair son dörtlükte mahlâsını söyler.
*Uyak düzeni  abab cccb dddb...  şeklindedir. İlk dörtlüğün uyak düzeni xbxb ya da aaab şeklinde de olabilir.
*Koşmalar genellikle lirik konularda söylenir.
*Aşk, güzellik, tabiat, sevgi vb konular işlenir.
*Koşmalar konularına göre güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt gibi nazım türleri içerir.
*Karşılıklı konuşma (dedim-dedi) biçiminde olan koşmalar da vardır.
*Ziyadeli koşmalara ayaklı koşma denir: ab(b)ab(b)  cccb(b)  dddb(b) ...
*Önemli koşma şairleri Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Gevherî, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer.
a. GÜZELLEME: Sevilen bir varlığı övmek için koşma, semai, türkü biçiminde yazılır. Sevgiliyi yüceltmeyi amaçlar. Divan edebiyatında bu tarz manzumeler "medhiye" adını alır.
Örnek:
"Ala gözlerini sevdiğim dilber,
 Şu gelip geçtiğin yollar övünsün;
Kadir Mevlam seni öğmüş yaratmış,
 Kısmeti olduğun kullar öğünsün" (Karacaoğlan)
b. KOÇAKLAMA:Halk edebiyatında, kahramanlık duygularını anlatan,kavgalarla savaşları tasvir eden manzumelere denir. Coşkulu bir söyleyişi olur. Genellikle koşma biçimindedir. Köroğlu’nun koçaklamaları ünlüdür.
Örnek: Ay yansın ağalar güneş tutulsun
            Parlatı parlatı çalın kılıncı
            Oklar gıcırdasın ayyuka çıksın
            Mevlanın aşkına basın kılıncı
c. TAŞLAMA: Bir kimsenin kusurlarını, gülünç taraflarını alaylı bir dille ortaya koyan şiirdir. Divan şiirlerinin hicviyelerine karşılık halk şairleri şahıslara karşı duydukları nefret ve kinleri, yermek istedikleri kimseleri taşlamalarının okuna hedef tutmuşlardır. Aşık edebiyatımızda zengin bir taşlama geleneği vardır.
Örnek: Bir arzuhal yazsan makama varsan
            Ağlasan derdini davanı sorsan
            Ağır hasta olsan hekime varsan
            Yarene bir ilaç sürmez parasız
d. AĞIT: Ölenin iyiliklerini, ölümünden duyulan acıları sayıp dökmek üzere yazılan, ölü çıkan evlerde matem toplantılarında  okunup ağlanılan şiirlerdir. Divan şiirinde ağıta mersiye denir. Ağıt'a, İslamiyet'ten önce "sagu", Azerbaycan'da da "ağı", Kerkük Türklerinde "sazlamağ", Türkmencede "ağı", "tavs" ya da "tavşa" denirdi. Âşıkların da ağıt olarak adlandırılan sekiz ve on bir heceli ya da aruzla söylenmiş şiirleri vardır.
Örnek: Çarşının içinde sıra kasaplar
            Adam ahbabına kama mı saplar
            Mustafam gidiyor gelin ahbaplar
                                        gelin ahbaplar

2. SEMAİ
*Aruzla ve heceyle yazılan olmak üzere iki türlü semai vardır.
*Heceyle yazılanlar koşmaya benzer.
*Tek fark dizelerin hece sayısıdır.
*Semai sekizli kalıpla yazılır.
*Kendine özgü bir ezgiyle söylenir.
*Dörtlüklerden oluşur.
*Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır.
*Uyak düzeni aynıdır.
*Sevgi, güzellik, ayrılık ve doğa konularını işler.
*Karacaoğlan ve Erzurumlu Emrah bu alanda meşhurdur.
"İncecikten bir kar yağar
  Tozar Elif Elif diye
  Deli gönül apdal olmuş
  Gezer Elif Elif diye diye."                   (Karacaoğlan )
3. VARSAĞI
*Toroslardaki Varsak (Avşar) boyunun özel bir ezgiyle söylediği türkülerden geliştirilmiş bir nazım biçimidir.
*Kendine özgü bestesi vardır.
*Epik şiirlerdir.
*Sert, yiğitçe bir söyleyişi vardır.
*Hayattan ve talihten şikâyet gibi konular da işlenir.
*Hecenin 8’li kalıbıyla yazılır.
*Genellikle “bre, bre hey, hey, be hey” gibi ünlem sözcüklerine yer verilir.
*Kafiyelenişi koşmayla aynıdır.
*Dörtlük sayısı 3-5 arasındadır.
*Dadaloğlu ve Karacaoğlan varsağılarıyla ünlü iki şairdir.
  "Bre ağalar, bre beyler
   Ölmeden bir dem sürelim
   Gözümüze kara toprak
   Girmeden bir dem sürelim"                ( Karacaoğlan )

3. TEKKE EDEBİYATI (TÜRK TASAVVUF EDEBİYATI )
  Türkler, Müslümanlığı kabul ettikten sonra, eski dinlerini büsbütün unutmadılar. Eski dinleriyle yeni inançlarını bağdaştırmak yoluna gittiler. Tanrıyı sevmek yoluyla anlamak, ona ulaşmak, böylelikle dünyada mutlu olmak yollarını aradılar.Bunun için tasavvuf denilen din felsefesini benimsediler.Bu düşünüşü anlatan eserler meydana getirdiler.
  Tasavvuf Felsefesi:Tanrının maiyetinden,kainatın oluşundan bahseden bir din felsefesidir. Geniş ve felsevi anlamda tasavvufa "İslam mistisizmi"de denir.Bu felsefi sisteme Vahdet-i Vücut nazariyesi denir.
Genel Özellikler:
a.Genellikle nazım birimi dörtlüktür ( beyitlerle yazılanlar da vardır)
b.Ölçü olarak hece tercih edilmiştir.
c.Aşık edebiyatına göre dili biraz daha ağırdır.
d.Öğüt verici yönü ağır basar.
e.Bazı tekkelerde şiirler musiki ve raks eşliğinde söylenmiştir.
f.Şiirlerde genellikle ilahi aşk konu edilmiştir.
İLAHİ: Tanrıya övgü ve yakarış için yazılan şiirlerin genel adıdır. Tanrı'nın büyüklüğü ve gücü telkin edilir. Özel bir ezgiyle okunur. 7'li, 8'li ve11'li hece ölçüsüyle koşma uyak düzeninde yazılır.  İlahiler 3-7 ve daha fazla dörtlük olabilir. Tekke edebiyatının en önemli türlerinden biridir. Divan edebiyatının "Tevhit"lerine karşıt gibidir. İlahiler belli bir tarikatın görüşünü yansıtmazlar. Yunus Emre'nin ilahileri ünlüdür.
Örnek:
     "Ne varlığa sevinirim
      Ne yokluğa yerinirim
      Aşkın ile avunurum
      Bana seni gerek seni."          Yunus Emre
NEFES: Bektaşi şairlerinin söyledikleri tasavvufi şiirlere denir. Nefeslerde genellikle tasavvuftaki “vahdet-i vücut” düşüncesi anlatılır.Bunun yanında Hz. Muhammet ve Hz. Ali için övgülerde söylenir.Nefeslerde alçak gönüllü ve alaycı bir anlatım dikkati çeker.Nefeslerin hemen hepsinde rindlik, kalenderlik ve istihza öğeleri  görülür. Dili sade bir Türkçe olan nefesler biçim olarak koşma gibidir. Dörtlükler halinde hece ölçüsünün 7, 8 ve 11'li kalıpları ile ya da az da olsa aruzla yazılanlara rastlanmaktadır.
Örnek:
  Adem'i balçıktan yuğurdun yaptın                  Bakkal mısın terazuyu n'eylersin
  Yapıp da n'eylersin bundan sana ne?             İşin gücün yoktur gönül eylersin,
  Halk ettin insanı cihana saldın,                       Kulun günahını tartıp n'eylersin
  Salıp da n'eylersin bundan sana ne?               Geçiver suçundan bundan sana ne?
                                                                                                         Kaygusuz Abda
Lise 1 Edebiyat 2. Ünite: Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler,Lise 1 Edebiyat konu anlatımı,9.sınıf edebiyat konu anlatımı,9.sınıf edebiyat konu anlatımı 2. Ünite: Coşku ve Heyecanı Dile Getiren Metinler,9.sınıf edebiyat konuları,9.sınıf edebiyat

Labels:



comment closed